Yaşanılan bunca sıkıntı bana insan haklarının anlamsız olduğunu anlamama ve Navi Palley'in bir konuşmasında sorduğu is Human rights diplomacy; an oxymoron? sorusuna "definitely yesss" cevabını hiç tereddütsüz vermeme yol açtı. Moronlaşma süreciymiş bizim ögrenme, olgunlaşma, ilerleme sandığımız... Bu güne kadar harcadığım zamana acıdım, Karşındaki duyarlı değilse ne anlatsan boş, dengeler başka yolları açmışsa o yoldan yürümek makbul görülüyorsa evrensel değerler filan hikayeymiş... Sadece benim özelimde değil tüm dünyada son aylardaki, günlerdeki gelişmeler bunu kanıtlıyor.
O yüzden insan haklarına inandığım veya herhangi bir umut, beklenti taşıdığım için değil, eski bir alışkanlık olarak AİHM sayfasındaki haberleri görünce okudum. Mekanik bilgi gibi bunlar artık, insanların hayatına dokunan yönü bile yok, sadece uygulayıcıların yeni kuralları futbol oyunun kurallarını öğrenir gibi öğrenmesi gerek...
Artık kızlarıma amigurumi dolls ören bir anneyim, hatta daha iyi iş bulamazsam geliştirip hiç değilse ekmek paramı buradan çıkaracağım. Yine de henüz draft olan ve takipçisi olmayan bloguma eskiden olduğu gibi sırf kendim için yazıyorum bu değişiklikleri... Sırf hiç bir şey değişmemiş gibi hayal etmek için okudum yazdım, kendimi mağdur olarak düşününce bunlar çok anlamsız, faydasız, saçma...
İşte onlar...
AİHM yakın tarihte uygulamalarında bazı değişiklikler yapacağını ilan etti. Bunlardan biri öncelik kuralının uygulanmasına (http://www.echr.coe.int/Documents/Priority_policy_ENG.pdf) diğeri ise tek yargıçlı kararların daha gerekceli olmasına yönelik (http://hudoc.echr.coe.int/eng-press#{"itemid":["003-5735020-7285664"]}).
AİHM'in önüne gelen başvuruları sırasına göre incelemeye alması ilk başta mantıklı/adil görünse de ağır, devam eden, çok sayıda kişiyi ilgilendiren ve ileride telafisi mümkün olmayan zararları önleme
imkânı varken bu nitelikteki başvuruları geriye atması veya sırası gelmeden öncelik vermemesi hakkaniyete uygun olmayabilir. AİHM zaten yıllardır (2009 dan beri) bazı başvuruları öncelikle ele alıyordu. Yedi kategori altında başvuruları değerlendiriyor ve ilk kategorideki başvuruları acil başvurular olarak değerlendiriyordu.
Şimdi AİHM ı. kategoride acil gördüğü başvuruların kapsamını genişletti ve özğürlükten yoksun bırakılmayı (tutukluluğu) 1. kategoriye acil başvurular kapsamına aldı. Buna göre özgürlükten yoksun bırakılma Sözleşme'de yer alan hakların doğrudan ihlalinin sonucu ise bu nitelikteki başvurularda en öncelikle incelenmesi gereken başvurulardandır.
Bir diğer değişiklikte devletlerarası başvurulara ilişkin. Bu başvurular ise 2.kategoride yer alırken artık bu listede özel bir kategori olarak yer almıyor.
Bu hafta AİHM'in sitesindeki diğer yeni uygulama ise tek yargıç tarafından verilen kabul edilemezlik kararlarının artık gerekçeli olacağına ilişkin. AİHM'in iş yükünü azaltmak için hızlandırılmış prosedürler öngören 14. protokolle sözleşmeye giren tek yargıçla açıkça kabul edilemez başvuruların reddi usulü artık kalkabilir. Yani önceden başvuran tarafa bir mektup şeklinde gönderilen matbu başvurunuz reddedildi yazısı yerine tek yargıçlı mahkeme şeklinde başvurular ele alınıp, başvurunun niye reddedildiği karar şeklinde başvuran tarafa bildirilebilecek. AİHM'in geleceğine yönelik devam eden konferanslar dizisinin halkalarından olan Brüksel Konferansında AİHM'in iş yükünün artık azaldığı görülerek bu yönde bir karar alınmış. Aslında burada eski gerekçesiz mektup uygulaması da kesin olarak yasaklanmamış. Bunu '...the Court has adopted a new procedure, allowing more
detailed reasoning to be given...' cümlesinden anlıyorum. Burada yeni kabul edilen usulle daha ayrıntılı gerekçenin verilmesine müsaade edildi şeklinde değişiklik tanıtılmış. Yani bir başvurunun hiçbir gerekçe olmadan reddedildiniz şeklindeki uygulama amacı ne olursa olsun doğru bir yöntem değildi. AİHM artık iş yükünün azaldığını ve bu eski ve haksız uygulamasından vazgeçebileceğini düşünüyor. Göreceğiz...
Yazarken gercekten ara ara unuttum içimdeki acıyı, ama sık sık da aciliyet kuralındaki değişikliği acaba dikkate alırlar da kızlarım babasına ben sevgili eşime kavuşur muyum diye düşündüm, göz yaşı hep hazır zaten....
yazdıklarımı okumadan yayına sunuyorum, anlaşılmazsa sorun yok, önemli değiller zaten...
7 Haziran 2017 Çarşamba
9 Şubat 2016 Salı
Mahkemede Dinlenemeyen Tanığın Beyanına göre Hüküm Kurulduğu Her Durum Adil Yargılanma Hakkının İhlali midir?
AİHM Büyük Dairesinin Schatschaschwılı/Almanya
Kararı(9154/10, 15/12/2015):
AİHM
Büyük Dairesi Schatschaschwılı kararında, yerel mahkemenin tüm aramalarına ve
çabalarına rağmen huzurda dinlemeyi başaramadığı
tanıkların soruşturma aşamasında sorgu
hakimi huzurunda verdikleri ifadeye dayanılarak hüküm kurulmasını, Daire
Kararının aksine, adil yargılanma hakkının ihlali olarak görmüştür ( AİHS
6/1-3).
Daire aynı durum
nedeniyle ihlal bulunmadığına karar verirken, AİHM’in Al-Khawaja
veTahery/İngiltere ([BD], 26766/05 ve 22228/06,2011) davasında ortaya koyduğu aşağıda belirtilen üç
kriteri uygulayarak, beyanı hükümde dikkate alınan tanığın yargılamayı yapan Mahkeme
huzurunda savunma tarafa onlara soru sorma hakkı verilmeden dinlenmemesinin tek
başına bir bütün olarak adil
yargılanma ve daha özelde AİHS 6/3-d
maddesinde yer alan tanıkları sorguya çekebilme hakkının ihlali oluşturmadığı
sonucuna varmıştı.
Büyük Daire Kararında yukarıda
anılan davanın adıyla “ Tahery test” olarak bilinen üç aşamalı test [ a) tanıkların mahkeme huzuruna
getirilmemesinin makul bir sebebe dayanması,
b) Tanık beyanın kararın esaslı bir dayanağı veya tek delil olması,
c)Diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması] değerlendirilmiştir. Bu teste göre,
ilk iki şık pozitif ise son şık yani diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması
halinde adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varabiliyordu.
Daire kararında da aynı zamanda olayın tanığı
olan müştekilerin duruşmada beyanlarının alınmaması nedeniyle a ve b koşulları
gerçekleşmiş olsa bile, delillerin
kaybolmasını engelleme, bunun için hızlı hareket edilmesi gerekliliği gibi
gerekçelere dayanması nedeniyle c bendindeki diğer dengeleyici faktörün
bulunduğuna ve AİHS 6. Maddesinin ihlal edilmediğine karar vermişti.
Büyük Daire bu kararla öncelikle
bu üç aşamalı testin uygulanmasında Daire kararları arasındaki farklılığa
değinerek bir nevi içtihatını gözden geçirdi ve bu üç aşama arasındaki ilişkiyi
yeniden yorumladı. Buna göre tek başına tanıkların mahkemede dinlenmemesi makul
bir sebebe dayanmıyorsa bu durum adil
yargılanma hakkının ve tanıkların mahkeme huzurunda dinlenmesi kuralının
ihlaline sebebiyet vermez. Söz konusu testin üç adımı birbiriyle ilişkilidir ve
yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı bu üç aşama birlikte değerlendirilerek
belirlenmelidir.
Mahkeme huzurunda yargılama
sırasında tanığın dinlenmemesi makul bir gerekçeye dayanmamasının bir bütün
olarak adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde
önemli olduğunu ve bu durumun AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlaline sebebiyet
vermeye yol açabileceğini belirtmiştir. Tabi bu aynı zamanda bu durumun tek
başına ve her durumda anılan maddenin ihlaline sebebiyet vermediğini de
göstermektedir. Burada, büyük daire kararının sonucuna katılmakla birlikte gerekçesine bazı üyelerin itiraz ettiğini ve tanik beyanı hükme esas alınmışsa mutlaka adil yargılanma hakkının ihlal edilmiş sayılması gerektiği yönünde görüş bildirdiklerini belirtmek gerekir.
Üçüncü aşamanın önemi de bu
kararda özellikle belirtilmiştir. Buna göre duruşmada dinlenmeyen tanığın
beyanı ne kadar önemli ve belirleyici ise dengeleyici usulü güvenceler de o
kadar etkili olmalıdır. Kararda dengeleyici olabilecek durumlara ilişkin
kapsamlı bir örneklendirme yapılmıştır. Mesela tanık delilini destekleyici
güçlü diğer delillere dayanılması, tanıklara doğrudan olmasa bile dolaylı soru
sorulması imkânı tanınması, tanıkların kimliği ile ilgili güvenilir olup
olmadıklarına ilişkin delil ortaya koyma imkânı verilmesi vs…
Sonuç olarak Büyük Daire, Daire
kararından farklı olarak, sorgu yargıcı tarafından soruşturma aşamasında tanık
beyanı alınmış olsa bile bunun yasal
gereklilik olmasına rağmen sanık ve vekillerine haber verilmeden yapılmış
olması ve ilerde bu tanıkların ülkeyi terk etme ihtimalleri öngörülebilir
olması nedeniyle yukarıda sayılan a ve b koşullarının somut olayda
gerçekleştiğinden süphe olmasa bile dengeleyici usulü diğer güvenceler
bulunmadığından AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
29 Kasım 2015 Pazar
Çocuk Kaçırmaya ilişkin davalarda ‘çocuğun en çok yararı’ kavramının Kapsamını Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi mi Çizer:
Ferrari/Romanya ( 1714/10, 28/04/2015)
davasında[1]
AİHM iade talebinin olağanüstü temyiz yoluyla reddedilmesi nedeniyle AİHS 8. maddesinin
ihlal edildiğine karar verirken çocukların iadesine ilişkin kararların
değerlendirilmesinde ‘çocuğun en çok
yararı’ kavramının özel bir anlam ifade ettiğini belirtmiştir. Davaya konu
olayda AİHS 6. Maddesi yönünden sorunlu olabilecek hususlar da dahil inceleme
sadece AİHS 8. Madde kapsamında yer alan aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde
yapılmıştır.
Davaya konu olaylara kısaca bakacak olursak:
Askeri bir pilot olan başvuran eşiyle birlikte
(MTR) Birleşmiş Milletlerdeki (BM) görevi için Arjantin’den geçici olarak
ayrılarak Kıbrıs’ta yaşamaya başlıyorlar. Burada iken birbirlerine çocukla
seyahat edebilmeleri için imzalı belge veriyorlar. MTR çocukla birlikte
vatandaşı olduğu Romanya’ya gidiyor ve başvuranın görev süresi sonrası döneceği
Boenos Airos’ta tekrar bir araya gelme konusunda anlaşıyorlar. Ancak başvuran
söz vermesine rağmen eşine yolculuk için gerekli masraf ve belgeyi
yetiştiremediği için müşterek çocuğun pasaport süresi dolunca başvuranın eşi
çocuğa Romanya papasortu almak istiyor, ama başvuran buna izin vermiyor. Bundan
sonra başvuranın eşi boşanmak ve çocuğun velayetini almak amacıyla Romanya
mahkemelerinde dava açıyor. Bunun üzerine başvuran çocuğun annesiyle seyahati
için verdiği belgeyi geri alıp çocuğun
geri dönmesinin sağlanması için La Haye sözleşmesine[2]
dayanarak Dışişleri bakanlığı aracılığıyla Arjantin Merkez Makamına başvuruyor.
Başvurunun iletildiği Romanya Merkez Makamı yapılan görüşmede başvuranın
eşi, çocuğun Arjantine dönmesini kabul
etmeyince başlayan dava sırasında MTR başvuranın çocuğun seyahati için verdiği
yetki belgesinin iptal edildiğini öğreniyor. Başvuranın davasının reddedilmesi
gerektiğini çünkü onun farklı cinsel yönelimleri olduğunu (sexual deviant) olduğunu
ve çocuğunun güvenliğinden endişe ettiğini söylüyor. Buna rağmen mahkeme başvuranın başvurusunu
kabul ediyor, tarafların velayeti birlikte kullandıklarını, başvuranla başta
çocuğun dönmesi konusunda anlaşmalarına rağmen MTR’nin çocuğu tuttuğunu, boşanma kararı
verilmiş olsa bile velayet konusunda karar verilmediğini, bu nedenle çocuğun
iki hafta içinde babasının yanına dönmesi gerektiğine karar veriyor. Bu karara
yapılan itiraz reddediliyor.
MTR olağanüstü yargı yoluna başvuruyor ve
burada yaptığı itirazlar kabul ediliyor
ve gerekçe olarak tarafların yoluculuğu beraber planladıklarını ve çocuğun
çoktan yeni ortamına alıştığını öne sürerek geri dönmesinin çocuğun
yararına (Best interest) olmadığını,
başvuranın işi dolayısıyla başvuranla yeterince ilgilenemeyeceği gösteriliyor.
Kararda çocuğa ilişkin olarak düzenlenmiş sosyal inceleme raporuna da dayanılıyor.
Arjantin’in Merkezi Makamı, çocuğun yeni ortamına alışmış olmasının
Romanya makamlarının yavaş hareket etmesinden kaynaklandığını bunun kendilerine
yüklenemeyeceğini, başvuranın mesleki nedeniyle çocukla ilgilenip
ilgilenmeyeceğinin velayet davasının konusu olduğunu gerekçe gösterip başvurana
Lahey sözleşmesine göre başvuru yapmasını öneriyorlar.
MTR nin boşanmasına karar
vermesine rağmen Lahaye sürecinin sonucuna kadar velayet konusunda karar
vermeyen Bucharast Belge Mahkemesi velayeti MTR’ye başvuranın çocukla kişisel
ilişki kurmasına (görüşme hakkı) veriyor, başvuranın özellikle nafaka konusunda
yaptığı itiraz üst mahkeme tarafından küçük düzeltmeler yapılsa da sonuç olarak
reddediliyor ve bu karar kesinleşiyor.
AİHS’in 6 ve 8. maddeleri
altındaki şikâyetinde başvuran: Romanya’nın
yetkili birimlerinin yavaş hareket etmesinin çocuğu ile olan bağının kopmasına
sebep olduğunu ileri sürüyor.
Mahkeme başvurunun içeriğine göre
sadece aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde, yani AİHS 8. Maddesi kapsamında,
başvuruyu incelemeye karar veriyor.
Başvuranın iddiası
Başvuran La Haye Sözleşmesinin amacının
çocuğun bir an önce mutad meskene[3]
(habitual residence) dönmesini ve böylece velayet hakkının burada karar
verilmesini sağlamak olduğunu, bunun için hızlı ve etkili derin bir inceleme
sonrasında çocuğun kısa sürede dönüşünün sağlanması yönünde karar verilmesi
gerektiğini belirtiyor. En iyi yarar veya çocuğun iyiliğine ilişkin geniş
kapsamlı değerlendirmelerin bu aşamada değil la haye sözleşmesine göre
belirlenen aşama tamamlandıktan sonra uzun süreli düzenlemelere ilişkin olarak yapılması gerektiğini belirtiyor.
Romanya makamlarının sadece
yetkili mahkemeyi belirlemeye yönelik usuli bir süreci gereksiz incelemelerle,
velayete ilişkin değerlendirme yapmak suretiyle uzattığını ve bu gecikmelerin
annenin elini güçlendirdiğini ileri sürüyor.
Kısaca, Sözleşmede belirtilen çocuğun iyiliği (welfare) kavramını yanlış
yorumladığını ileri sürüyor.
Romanya Devletinin iddiaları
Başvuranın çocuğun velayetini almak için hiç
başvurmadığını, MTR nin çocuğu hiçbir zaman gizlemediğini, kişisel görüşmeye
engel olmadığını, iade talebinin değerlendirilmesi sürecinde gereksiz uzatma
bulunmadığını ileri sürüyorlar. Çocuğun en iyi menfaatine yönelik
değerlendirmelerinde La Haye Sözleşmesinin 12. maddesine dayandıklarını
belirtiyorlar. İade kararının
bozulmasından sonra Romanya Mahkemelerinin velayet ve kişisel görüşmeye ilişkin
verdiği karara itiraz etmemek suretiyle başvuranın, bu karardan dolaylı olarak
memnun olduğunu gösterdiğini iddia ediyorlar.
Sonuç olarak Devlet La Haye
sözleşmesinin 8. Maddesine uygun olarak hareket ettiklerini belirtiyor.
AİHM’in Değerlendirmesi
Aile hayatına ilişkin X/Letonya davasına
atıfla ebeveynlerin ve çocukların birlikte olmalarını aile hayatının temel
unsurunu oluşturduğunu ve bunun AİHS 8. Maddesi kapsamında olduğunu belirttikten sonra
devletin bunu engellememe yükümlülüğü yanı sıra bunun gerçekleşmesini sağlamak için için pozitif ödevi de olduğunu belirtmiştir. Ancak iki ebeveyn veya çocuk ve kamu
düzeni arasında yarışan veya çatışan haklar söz konusuysa devletin hangisine
üstünlük veya öncelik tanınacağına karar vermekte takdir yetkisine (magrin of
appreciation) sahip olduğunu belirtmiştir (Maumousseau ve Washington/Fransa,
39388/05, AİHM, p 62, 06/12/2015), tabi ki çocuğun en iyi yararı da öncelikle
dikkate alınmalıdır. Burada Mahkeme önleme veya hızlı iadenin çocuğun en iyi yararı kavramının belirli
ve özel bir anlamı olduğunu da belirtmiştir. (X/Letonya, 27853/09, p 95).
(Gnahore/Fransa, 40031/98, AİHK, p 59, 2000). Bunun yanıda, Uluslararası Çocuk kaçırmaya ilişkin alanlarda Sözleşmenin 8. Maddesinin yorumunda Lahay Sözleşmesinin,
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin ve ilgili ve gerekli olduğu
sürece uluslararası sözleşmelere ilişkin kuralların ışığında yorumlanması
gerektiği belirtilmiştir.
İadenin sağlanması anlamında
talepte bulunulan devletin velayet davasından farklı olarak ilgili kişilerle
daha yakından ilişkide olduğu da gözetilerek, çocuğun yararın La haye sözleşmesinin 8. Maddesinde öngörülen
istisnaları dikkate alarak belirlenecektir. Yani, çocuğun en iyi yararı
belirlenirken genel bir değerlendirmeden çok sözleşmede belirtilen istisnai
hallerden birisi yoksa iadeye engel bir durum bulunmadığı kabul edilmelidir. [4] AİHM bu davada incelemesini iadeye ilişkin
prosedürün adil olup olmadığı ve çocuğun en iyi yararının gözetilip
gözetilmediği hususlarında yapmıştır.
Bu durumda AİHS ve La Haye
sözleşmesinin birbirine uyumlu olarak yorumunda dikkate alınması gerekli iki
ilkeden bahsedilmiştir ( p 47). Buna
göre, öncelikle çocuğun derhal iadesine istisna teşkil eden sözkonusu
sözleşmenin 12, 13 ve 20 maddede belirtilen istisnaî durumardan birinin bulunup
bulunmadığı, özellikle bu husus taraflarca ileri sürülmüşse, iadenin talep
edildiği Mahkemece mutlaka
değerlendirilmelidir. İkinci olarak, bu değerlendirmeler AİHS 8. Madde kapsamında yapılmalıdır
AİHM Sözleşmenin 8. Maddesinin,
ulusal makamlara özel usuli bir yükümlülük getirdiğini belirtmektedir. İade
talep edilen mahkeme çocuk iadesi
talebine ilişkin ileri sürülen itirazları değerlendirmenin yanı sıra bunları
davanın koşulları dikkate alarak gerekçelendirmelidir. AİHM bu hususu
titizlikle inceleyeceğini vurgulayarak, hem La Haye Sözleşmesinin 12,13, ve 20.
Maddelerine kapsamında kalabilecek itirazların
incelenmesinin reddi ve hem de
yetersiz, klişe gerekçe ile verilen red veya kabule ilişkin kararların AİHS 8
ve aynı zamanda Lahaye
sözleşmesine aykırı olacağını ortaya koymuştur. İade davalarının özelliği
gereği kısa sürede sonuçlandırılmalı ve uygulanmalıdır. AİHM hızlı hareket etme
gerekliliğine uyulmamasının tek başına AİHM’in devletin pozitif yükümlülüğünü
yerine getirmediği sonucuna varmasına yol açabileceğini belirtmiştir.
Bu ilkeler ışığında somut
olayın değerlendirilmesinde,
Başvuranın iade talebi değerlendiren
Romanya’nın iki Mahkemesi tarafından kabul edilmiş olmasına, yani bağlayıcı
nitelikte iade kararı verilmiş olmasına rağmen, MTR’nin başvurduğu olağanüstü
temyiz üzerine bu kararın bozulması nedeniyle AİHM, bağlayıcı bir kararın delillerin yorumlanmasındaki farklılık
nedeniyle ortadan kaldırılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu
belirtmiştir (Mitrea/Romanya, 26105/03, 29/07/2008). MTR’nin ileri bile sürmediği, başvuranın işi
gereği çocukla ilgilenemeyeceği, gerekçesine dayanılarak iade kararının
kaldırılmış olmasının bu durumu değiştirmeyeceği kabul edilmiştir. Bu karara
yapılan itirazı değerlendiren mahkemede her iki ebeveynin seyahate izni
olmasına dayanmasına rağmen anlaşmaya aykırı olarak çocuğun daha uzun süre
tutulup tutulmadığını değerlendirmemiştir. AİHM bu gerekçelerin La Haye
sözleşmesince belirlenen usulü gerekliliklerle ile uyumlu olup olmadığı konusunda
ikna olmadığı gibi bu durumun iade kararının geri alınmasına yetip yetmediği
konusunda da ikna olmamıştır.
Bu davada iade kararı kesinleşmiş
olmasına rağmen uzun süre bunun yerine getirilmemesi sonunda da kararın
kaldırılmasına giden sürecin başvuranın AİHS 8. madde kapsamında korunan aile
hayatına saygı hakkına aykırı olduğuna karar vermiştir.
Sonuç:
AİHM’in
Ferrari/Romanya kararının öne çıkan özelliği, AİHM’in genel olarak Birleşmiş
Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanarak çocuklara ilişkin davalarda
genel olarak değerlendirdiği çocuğun iyiliği veya en çok yararı ilkesini genel
anlamda değil, yukarıda anılan Lahaye Sözleşmesinin amacı ve gereklilikleri
doğrultusunda yorumlanması gerekliliğini, belki bir anlamda süratle karar
verilmesini de sağlamak amacıyla, ortaya koymuş olmasıdır.
[1] Karar metni için bkz: http://hudoc.echr.coe.int/eng#{"fulltext":["ferrari
.
Romania"],"documentcollectionid2":["GRANDCHAMBER","CHAMBER"],"itemid":["001-154147"]}
(erişim tarihi: 28/05/2015)
[2] Sözleşme Metni için bkz:http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/sozlesmeler/coktaraflisoz/lahey/turkce_lah28.pdf
[3] Mutad
meskenin veya çocuğun yeni ortamına alışıp alışmadığının belirlenmesinde La Haye Sözleşmesinin 12. Maddesinde belirtilen çocuğun kaçırılmasından sonra
geçen sürenin 1 yıldan az veya çok olmasının önemli olduğunu vurgulamak
gereklidir. Madde metnine göre “Bir
çocuğun, 3. maddede belirtildiği şekilde, kanuna aykırı olarak yeri
değiştirilmiş veya çocuk alıkonulmuş ve çocuğun bulunduğu taraf Devletin adli
veya idari makamına müracaat anında, yer değiştirme veya alıkonulmadan itibaren
bir yıldan az zaman geçmişse, müracaatta bulunulan makam, çocuğun derhal geri
dönmesini emreder. Yukarıdaki fıkrada öngörülen bir yıllık sürenin sona
ermesinden sonra bile müracaatta bulunulursa, adli veya idari makamın, keza
çocuğun geri dönmesini emretmesi gerekir, yeter ki, çocuğun yeni çevresine
intibak ettiği tespit edilmesin”
[4] İadenin reddine neden olabilecek durumlar La Haye sözleşmesinin 12, 13 ve 20.
Maddelerinde belirtilmiştir.
8 Ağustos 2015 Cumartesi
‘Tüm Sanıkların Tutukluluk Halininin Devamına…’
Aleksandr Shevchenko /Rusya (48243/11) 23/07/2015
Uzun tutukluluğa ilişkin şikâyetin kabul gördüğü bu kararda AİHM, aslında soruşturma aşamasında tutukluluğa ilişkin yerel mahkemenin gerekçelerinin (sürekli ikametgahı olmaması, daha önceki suç kayıtları, yaşadığı şehirle aile veya iş gibi bir bağlantısının olmaması, belirli bir işinin olmaması vs.) yeterli ve olaya ilişkin olarak değerlendirilebileceğini belirtmiş olmasına rağmen yargılama aşamasında "toplu tutuklama" kararları verildiğini, başvuranın özel durumunun dikkate alınmadığını ileri sürerek AİHS 5/3. Meddesinin ihlal edildiğine karar vermiş.
Olaylar bölümünü incelediğimizde başvuranın özel durumunun, beraber yargılandığı diğer sanıklardan farklı olarak, soruşturmanın başında diğer sanıklar gibi uyuşturucu ticareti suçundan tutuklanan sanık hakkındaki davanın uyuşturucu bulundurma (çok miktarda) suçundan açılmış olması olduğunu anlıyoruz (olaylar bölümünde ve gerekçede başka özel durum ‘individual situation’ tespit edemedim).
Olaylar bölümünü incelediğimizde başvuranın özel durumunun, beraber yargılandığı diğer sanıklardan farklı olarak, soruşturmanın başında diğer sanıklar gibi uyuşturucu ticareti suçundan tutuklanan sanık hakkındaki davanın uyuşturucu bulundurma (çok miktarda) suçundan açılmış olması olduğunu anlıyoruz (olaylar bölümünde ve gerekçede başka özel durum ‘individual situation’ tespit edemedim).
Bu karardaki toplu tutuklama derken “collective detention’ AİHM’in bizim kararlarımızda çok sık kullandığımız ‘tüm sanıkların tutuklanmasına veya tutukluluk hallerinin devamına’ şeklindeki kararları kastedildiğini düşünüyorum. Kanaatimce, bu durum tüm sanıkların durumlarının aynı/benzer olduğu durumlarda sorun teşkil etmese de somut olaydaki gibi farklılık bulunduğu durumlarda tutuklamaya yeterli gerekçe bulunsa bile ihlale yol açan bir durum olarak değerlendirilebilecek gibi duruyor.
26 Mayıs 2015 Salı
AİHM'e Yapılan Başvurularda EN Sık Yapılan 12 Hata
AİHM, İçtüzüğün 47. maddesiyle ilişkili olarak, başvurularda en çok karşılaşılan hatayı 12 başlık altında sıraladı. Tabi ki tüm bu eksiklikler başvurunun kabul edilemez bulunmasına yol açacak nitelikte değil.
Bunlardan en dikkat çekenler, Mahkemenin orjinal başvuru formunun kullanılmaması, başvurunun özet bir şekilde başvuru formunda anlatılmaması ve başvuruya dayanak belgelerin, kararların eklenmemiş olması.
AİHM başvuruya dayanak belgelerin veya kararların eksikliğini de sık hatalar arasında saymış. Bunlar arasında. iç hukuk yollarının tüketildiğini gösterir belge ve kararların ve başvurun 6 aylık süre içerisinde yapıldığının gösterir dökümanların eklenmemesi sayılmış. Şikayet edilen ülkenin işaretlenmemesi, ek listesinin bulunmaması, şikayet konusu ile ihlal edilen Sözleşme hükümlerinin ilişkilendirilmemesi (bunun en azından denenmemesi), tazmine ilişkin bölümün doldurulmaması da sık karşılaşılan eksiklikler olarak gösterilmiş.
Ayrıca son dakikade başvuru formunun gönderiliyor olması da sık yapılan hatalar arasında belirtilmiş.Mahkeme, başvuru formunun eksiklik nedeniyle iade edildiği durumlarda hiçbir belgenin saklanmadığını belirterek ikinci kez başvuru formu gönderildiğinde tüm belgelerin yeniden gönderilmemesini de eksiklik olarak belirtmiş.
Bu hususların hepsi AİHM'in başvuruyu reddetmesine sebep olacak nitelikte olmasa da başvuruların incelenmesini kolaylaştırması ve başvurunun kabul edilmeme riskini taşımaması bakımından önemli hususlar gibi görünmekte...
İngilizce metin için : http://www.echr.coe.int/Documents/Applicant_common_mistakes_ENG.pdf
Bunlardan en dikkat çekenler, Mahkemenin orjinal başvuru formunun kullanılmaması, başvurunun özet bir şekilde başvuru formunda anlatılmaması ve başvuruya dayanak belgelerin, kararların eklenmemiş olması.
AİHM başvuruya dayanak belgelerin veya kararların eksikliğini de sık hatalar arasında saymış. Bunlar arasında. iç hukuk yollarının tüketildiğini gösterir belge ve kararların ve başvurun 6 aylık süre içerisinde yapıldığının gösterir dökümanların eklenmemesi sayılmış. Şikayet edilen ülkenin işaretlenmemesi, ek listesinin bulunmaması, şikayet konusu ile ihlal edilen Sözleşme hükümlerinin ilişkilendirilmemesi (bunun en azından denenmemesi), tazmine ilişkin bölümün doldurulmaması da sık karşılaşılan eksiklikler olarak gösterilmiş.
Ayrıca son dakikade başvuru formunun gönderiliyor olması da sık yapılan hatalar arasında belirtilmiş.Mahkeme, başvuru formunun eksiklik nedeniyle iade edildiği durumlarda hiçbir belgenin saklanmadığını belirterek ikinci kez başvuru formu gönderildiğinde tüm belgelerin yeniden gönderilmemesini de eksiklik olarak belirtmiş.
Bu hususların hepsi AİHM'in başvuruyu reddetmesine sebep olacak nitelikte olmasa da başvuruların incelenmesini kolaylaştırması ve başvurunun kabul edilmeme riskini taşımaması bakımından önemli hususlar gibi görünmekte...
İngilizce metin için : http://www.echr.coe.int/Documents/Applicant_common_mistakes_ENG.pdf
18 Mayıs 2015 Pazartesi
Anayasa Mahkemesi de AİHM gibi önemli kararlarını basın bildirisiyle duyuracak
Anayasa Mahkemesinin kamuoyu tarafından yakından takip edilen konulara ilişkin ve içtihadın gelişimi açısından önem taşıyan kararlarının özetleri basın duyurusu şeklinde Mahkemenin internet sitesinde yayınlanacağını duyurdu. Yine, AİHM'de olduğu gibi, kararlar başvuru numarası yerine başvuranların adlarıyla anılmaya başlanmış,
http://www.anayasa.gov.tr/Haber/detay/298/index.html
22 Aralık 2014 Pazartesi
Avrupa Konseyine göre Türkiye'nin 2014 İnsan Hakları Karnesi
Yılın sonuna doğru biten yılın muhasebesini yapmak adettendir. Avrupa Konseyi'de Türkiye'nin 2014 insan hakları karnesini yayınlamış. İlk bakışta kötü gibi görünse de performans ve sonuç değerlendirmesi yapıldığında beklenenin ötesinde iyi bile denilebilir. Ancak son aylardaki performansın daha kötü görüldüğünü söylemek mümkün...
Buradan ulaşmak mümkün: http://www.humanrightseurope.org/2014/12/turkey-human-rights-2014-timeline/
Buradan ulaşmak mümkün: http://www.humanrightseurope.org/2014/12/turkey-human-rights-2014-timeline/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

