6 Aralık 2017 Çarşamba

Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararlarını Derli Toplu Halde Bulmamıza Yarayan Bir Web Sayfası



logoKoç Üniversitesi 'Anayasa Takip' projesiyle Anayasa Mahkemesi’nin tüm bireysel başvuru içtihadını saptanan lider kararlar temelinde tarayan ve analiz eden sistematik bir çalışma yürütmekteymiş.
Bu projenin web sayfasında https://anayasatakip.ku.edu.tr/proje-hakkinda/genel-bilgi/ bu bahsedilen lider kararların özetine, hatta ingilizce özetine bile ulaşabilirsiniz. Sitenin içeriği çok faydalı olacak nitelikte. Proje hakkında genel bilgi sayfasında projeyle çözüm aranan sorular “Anayasa Mahkemesi’nin Eylül 2012-Eylül 2017 arası değerlendirdiği bireysel başvurular, Mahkeme’nin Anayasa’yı ve Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu yorumlamasını ve yargı sistemi ile ilişkilerini ne yönde etkilemiştir ve bu etki(ler), Anayasa Mahkemesi’nin kendi içtihatları, Danıştay ve Yargıtay’ın içtihatlarında ne tür sonuçlar doğurmaktadır?”  olarak sayılmıştır. 
Bu alanda yapılan güzel bir çalışma, biz de bu projeyi takipte kalalım. 

24 Eylül 2017 Pazar

Anayasa Mahkemesinin Selçuk Özdemir Kararı

ANAYASA MAHKEMESİNİN, DARBE TEŞEBBÜSÜ SONRASINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUĞU İDDİASIYLA  HÂKİM OLAN BAŞVURUCU HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİNE İLİŞKİN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Anayasa Mahkemesi (AYM) 26.07.2017 tarihli ve 2016/49158 sayılı kararıyla başvurucu (eski hâkim) Selçuk Özdemir’in haksız tutukluluğa ilişkin şikâyetinin dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu karar hâkimlerin tutuklanmasına ilişkin aynı yöndeki başvurulara örnek teşkil edebilecek olması nedeniyle dikkat çekicidir. Ayrıca, AYM bu başvuruya diğer eski tarihli başvurulardan daha önce değerlendirmiştir.  Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu gerekçe ve bunun AYM’nin daha önceki kararlarıyla ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) içtihatlarıyla uyumu bakımından aşağıda değerlendirilecektir. AYM kararında da belirtildiği üzere Anayasa’nın 13, 19.  ve CMK’nın 100. maddelerine göre tutukluluğun temel iki şartı vardır. Bunların ilki kuvvetli suç şüphesi bulunması diğeri ise tutuklama nedenleri bulunmasıdır. Karar incelenirken bu hususları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Kuvvetli Suç Şüphesinin Bulunması

AYM, Selçuk Özdemir başvurusunda sadece ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını (hukukiliğini) incelemiştir. Bu başvuruda tutukluluk süresinin makul olup olmadığı incelenmemiştir.  Bunun sebebi -karardan anlaşıldığı kadarıyla- başvurucunun bu konuda şikâyeti bulunmamasıdır. AYM’nin kararda belirttiği gibi (para 63), “…başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun tüm delilleriyle ortaya konması her zaman mümkün olmayabilir. Suç isnadına dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarına tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir.”  Yani,  ilk başta bulunduğu söylenen deliller ilk tutukluluğu haklı kılsa bile sonraki aşamalarında tek başına tutukluluk için yeterli olmayacağı AİHM’in kabul ettiği temel ilkelerdendir.  Ancak bu başvuruda uzun tutukluluk başvurusu bulunmadığı için AYM’nin bu konudaki bakış açısını görebilmemiz mümkün olmamıştır.
AYM daha önceki Hebat Aslan ve Firas Aslan kararında uzun tutukluluk başvurusu olmamasına rağmen başvuranların tutukluğa ilişkin yaptıkları itirazların gerekçesiz olarak, daha doğrusu şablon ve matbu gerekçelerle reddedilmesini uzun tutukluluk kapsamında değerlendirmişti[1] (AYM, Başvuru no: 2014/4246, 23/11/2014). Anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun bu yönde de şikâyeti bulunmamaktadır. Oysaki devam eden tutukluluklarda tutukluluğun her aşamasından başvuru yapılan AYM veya AİHM’i haberdar edip başvuruyu yenilemek (uzun tutukluluk şikâyeti yoksa ek başvuru yapmak,  başvuru varsa bile itiraz dilekçelerini ve reddine ilişkin kararları göndermek, itiraz incelenmesine ilişkin şikâyetleri belirtmek) başvurucunun haklarının korunması bakımından önemlidir.
Burada incelenmesi gereken diğer bir husus da kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu göstermek amacıyla ortaya konulan delillerin tutuklama aşamasında dosyada bulunup bulunmadığı, Mahkeme kararında bu hususlara dayanılıp dayanılmadığıdır. Daha sonra dosyaya giren delillerin bulunması ilk baştaki tutukluluğun haksız olma durumunu ortadan kaldırmaz. Mahkemenin ilk tutuklama kararında bu delillere dayanılmamışsa, HSYK’nın kararı veya Adalet Bakanlığının görüşü tutuklamayı haklı hale getirmez. Çünkü delilleri değerlendirecek olan tutuklama kararını veren hâkim veya itirazı inceleyecek hâkim veya hâkimlerdir. AİHS 5/1-c de belirtildiği üzere özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi derhal bir hâkim önüne çıkarılmalıdır. Hâkimin önüne konulan delilleri değerlendirerek kuvvetli suç şüphesinin varlığına kanaat getirmesi gerekir (AİHM, Assenov/Bulgaristan, para 146). Aksi halde bu karar hâkim kararı olmayacaktır. Daha sonradan ortaya konulan delillerin ve tutuklama gerekçelerinin Anayasa Mahkemesi veya AİHM önünde ileri sürülmesi mümkün değildir (Bkz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, D.J Harris, M.O Boyle, E.P. Bates, C.M. Buckley, Avrupa Konseyi Yayını, 2013, s. 177). Somut dosyada AYM kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren bazı delillerin dosyaya giriş tarihinin tutuklama kararından sonra olduğu görülmektedir (AYM, Selçuk Özdemir, para 33/i, iv ve v). Bu sayılan nedenlerle  AYM’nin değerlendirmesinde bu deliller dikkate alınmamalıydı.
Anayasa Mahkemesi Başvuranın uzun tutukluluk, kararların gerekçesiz olması şikâyetine yer vermemesine (ve bu konuda inceleme yapmamasına) rağmen tutukluluk değerlendirilmesine ilişkin kararlardaki gerekçeleri de haksız tutuklama olup olmadığını incelerken değerlendirmeye almıştır. Aslında ilk tutuklama kararı ve bu karara itiraza ilişkin kararlar ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını değerlendirmede önemlidir.  Çünkü kuvvetli suç şüphesi tutukluluğun her aşamasında olmazsa olmaz şarttır.  Tutukluluğun değerlendirilmesine veya tahliye taleplerinin reddine itiraza ilişkin kararlardaki ortaya konan gerekçelerin ilk tutuklamayı haklı kılmak için değil devam eden tutukluluğun haklılığını değerlendirirken incelenmesi gereklidir (AY 19/7 ve AİHS 5/3). Bu nedenle AYM’nin  ilk tutuklama kararının hukukiliğini değerlendirirken kuvvetli suç şüphesini sonraki kararlara dayandırarak açıklaması kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Başvuranın 11/08/2016 tarihinde tutukluluğuna karar veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin kararında HSYK’nın açığa alma kararına değinilmektedir. Bazı şüpheli beyanlarından da bahsedilmektedir.  Yukarıda da belirtildiği gibi, AYM’nin kararında ele alabileceği deliller bu delillerle sınırlıdır. Sonradan dosyaya giren deliller, Adalet Bakanlığının görüşünde yer alan ancak kararı veren hâkimin ilk karar aşamasında değerlendirmesinden geçmeyen deliler AYM tarafından kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde esasa alınamaz. Bu yönden değerlendirme yapmak için dosyanın tamamını görmek gereklidir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı olup olmadığı da tutukluluk açısından önemsiz değildir. Ancak burada bu hususu değerlendirmeyip, ilk aşamada delillerin takdirine yönelik değerlendirmenin (açıkça hukuka aykırı deliller dışında) sınırlı kalmasının işin doğası gereği olduğunu ve AİHM kararlarında da genel olarak kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde hükümetin takdir yetkisinin geniş bırakıldığını belirtmekle yetineceğiz. Bu itibarla bu dosyanın daha olağanüstü hal ilan edilmeden ve hiçbir delilin hâkim önüne sunulmadığı aşamada tutuklanan kişiler açısından içtihat teşkil etmeyeceği, yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunun da bu aşamada tutuklanmış olması nedeniyle bu kararın yargı mensuplarının tutukluluğunda içtihat  oluşturma yönünden eksik kalabileceğini düşünmekteyiz.

Tutuklama Nedenlerinin Varlığı

 Anayasamızın 19/3 ve CMK ‘nın 100 ve 102. maddelerine göre tek başına kuvvetli suç şüphesi bulunması tutuklamayı haklı kılmaz, bunun yanı sıra anılan maddelerde sayılan kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi, tanık/mağdur veya başkalarına baskı yapma şüphesi gibi kanunda sınırlı sayıda bulunun tutuklama nedenlerinin de bulunması gereklidir.  Selçuk Özdemir Başvurusunda ilk tutuklama kararını veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesi adaletin işleyişine müdahale ihtimalini tutuklama nedeni olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra delil karartma şüphesi bulunduğundan ve CMK 100. maddede sayılan tutuklama karinesinden bahsetmiştir. İtirazı inceleyen Mahkeme ise kaçma şüphesinden bahsetmiştir[2].
Bilindiği üzere Mahkemelerce ortaya konulan gerekçelerin somut dosya ile ilgili ve yeterli olması gereklidir. Soyut, ilgisiz ve hepsinden önemlisi kanundan kaynaklanmayan gerekçeler tutuklamayı haklı kılmaz (AİHM, Stögmüller, para 4 ve 15). Öncelikle adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin CMK da karşılığı delil karartma olabilir.  Mahkeme her iki gerekçeyi ayrı ayrı yazmıştır. Açıkça adaletin işleyişine müdahale şeklinde yazılmış bir gerekçe CMK’ da yoktur. CMK 100. maddesindeki tutuklama nedenleri sınırlı gerekçeler arasında bulunmayan bir gerekçe yorum yoluyla madde kapsamına dahil edilemez. Ayrıca bu başvuruda ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza Mahkemesinin adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin başvurucunun hâkim olması nedeniyle uyguladığı düşünülmektedir (Mahkemenin gerekçesi soyut olduğundan tam olarak kastedilen anlaşılamamaktadır). Aynı Mahkeme başvuranın açığa alındığını da belirtmiştir. Açığa alınan bir hâkimin yargısal yetkileri kalmaması nedeniyle adaletin işleyişine nasıl müdahale edeceği izah edilemez.
Delil karartma şüphesi için başvuranın somut dosyasının ötesinde darbe teşebbüsüne ilişkin delillerden bahsedilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere delillerin dosya ile ilgili olması gerekir. Başvuran hakkında darbeye teşebbüs suçu iddiası bulunmadığından bu gerekçe başvuran açısından ilgisizdir. Ayrıca  AYM kararında başvuran hakkındaki iddianamede yer alan deliller gösterildiği halde buradaki delillerden hangisinin toplanmasının başvuranın tutuklanmasını gerektirdiği belli değildir. Digital deliller de zaten elde edildiğinden incelenme aşamasının uzaması başvuranın tutuklanmasına gerekçe olamaz. Tam aksine gecikme başvuranın makul sürede adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilecektir.
Kaçma şüphesi de kararda herhangi bir somut olguya dayanılmadan soyut olarak bahsedilmiştir. Başvuran Ağustos ayına kadar hâkim olarak görev yaptığını ve kaçma ihtimali bulunduğu halde açığa alındığını öğrenmesine rağmen kaçmadığını belirttiğine göre kaçma şüphesi gerekçesine dayanılabilmesi için başvurucunun bu iddiasının çürütülmesi gerekir. Ancak itiraz Mahkemesi soyut olarak bu gerekçeye dayanmış, başvuranın iddiasına karşı bir şey söylememiştir.
Anayasa Mahkemesi bu başvuruda AİHM’in tutukluluğa ilişkin yeni tarihli içtihatlarına hiç başvurmamıştır. Oysa ki AİHM Büyük Dairesinin  Buzadji/Moldova kararı ( Başvuru no:  2012/16483 15/12/2016) tutuklama konusunda önceki kararların gözen geçirilmesini gerektirecek bir karardır. Bu karara göre katalog suçlar diye bir kavram tutuklama gerekçesi olarak kabul edilemez. AİHM bu kararını verirken Avrupa Konseyi ülkelerinin tutuklama nedenlerine ilişkin yasal düzenlemelerini incelemiş ve katalog suç kavramına yer veren ülkeler arasında CMK’ daki düzenlemede değerlendirilmiştir. Yani artık katalog suç kavramına dayanılarak tutuklama nedenlerinin varmış gibi hareket edilmesi, geçiştirilmesi düşünülemez.
“Katalog suç” gerekçesine dayanılamayacağı gibi artık tutuklama nedenlerinin tutuklama anında ortaya konulması gereklidir. Önceden AİHM, özellikle atılı suç yönünden öngörülen cezanın ağır olduğu suçlarda, yerel mahkemelerin soyut tutuklama gerekçelerini yeterli görüyor, sonraki kararlarda somut delillerin ortaya konulması gerektiğini belirtiyordu.  Yukarıda bahsedilen Bujadzi kararında AİHM eski içtihatlarını değiştirdiğini belirterek tutuklama nedenlerinin ilk tutukluluk anından sonra ortaya konması gerektiğini belirtilmiştir (para 102). Bu karadan sonra AYM’nin tutuklama nedenlerinin varlığını değerlendirirken bu karardan hiç bahsetmemesi ilginçtir.

Olağanüstü Hal
Selçuk Özdemir başvurusunda AYM bu kararda esastan inceleme yaparak ihlal nedenleri bulunmadığından olağanüstü hal hükümlerinin[3] bu dosyada uygulanmasına gerek olmadığına karar vermiştir (para 84). Yani ihlal bulsaydı bile olağanüstü hal nedeniyle Anayasanın ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin maddelerden feragat edildiği için bu kez OHAL nedeniyle ihlale hükmetmeyebilecekti. Ancak burada AYM olağanüstü halde sadece olağanüstü hal gerekçelerinin gerektirdiği kadar ve zorunlu tedbirler arasında neden darbeye karıştığı iddiası bulunmayan hâkimin tutuklanmasının yer aldığını gerekçelendirilmesi gerekecekti.  
AİHM Zeynep Mercan kararında (Başvuru No. 56511/16, 08/11/2016, para 26) başvurucunun iç hukuk yolları bulunmadığı iddiasına karşı “Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.” Demek suretiyle başvuru yolunun bulunduğunu kabul etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarıyla ilk OHAL ilan edildiği tarihten önce tutuklananlar için Anayasa’nın 15. Maddesi ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkından feragat edilmesi (derogasyon) mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri kararında da (para 159) belirtilmiştir.

Sonuç
Selçuk Özdemir başvurusu tutuklu eski hakim savcılar için örnek teşkil edebilecek gibi görünse de aslında şikâyet konusunun sınırlı olmasından ve tutuklanma tarihinin OHAL ilanından sonra olması nedeniyle içtihat oluşturabilecek bir karar niteliğinde olmadığını düşünüyorum. Başvurunun konusu sadece tutuklamanın haksız olup olmadığı ile sınırlı olduğundan uzun tutukluluk,  tutukluluğa itiraz incelemesinin usulü, dosyaya erişim hakkının kısıtlanması, itiraz sürecinde cezaevinde avukatla görüşme yasağı bulunup bulunmadığı gibi bu dönemde şikâyet konusu olabilecek pek çok husus incelenmemiştir. Haksız tutuklamaya ilişkin şikâyet konusu ise çok dar kapsamlı incelenmiştir. İddiaların dayanaktan yoksun olması nedeniyle red kararı verilmiş ise de AYM başvuruda ihlal bulsa  dahi son tahlilde incelemeyi OHAL kapsamında yapabileceğini belirterek Aydın Yavuz başvurusundaki ilkelerin uygulanabileceğine işaret etmiştir. İncelemeye konu başvurunun daha eski tarihli başvurulara göre öncelik verilip incelendiği anlaşılmakta ise de başvuru konusunun sınırlı olması, başvurucunun hâkim olmasının, bir hâkimin tutuklanmasının yaratacağı etki ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki etkisinin hiç dikkate alınmamış olması nedeniyle, kararın AYM’nin içtihat oluşturabilecek nitelikte bir kararı olmadığını düşünmekteyiz.
Bu kararda dikkat çeken diğer bir husus da AYM’nin kararları incelerken sadece başvurucunun şikâyetinde belirttiği hususları inceleyebileceğinin bir kez daha anlaşılmasıdır. Başvuru yapılırken ihlal edilen Anayasa hükümleri veya AİHS maddeleri tek tek belirtilmemiş olabilir, ama başvurucunun tüm şikâyet konularını başvurusunda belirtmesi (anlatması) gerekir. Şikâyete konu olabilecek, sonradan ortaya çıkan hususların da ek başvuru olarak mutlaka iletilmesi gerekir. Bu başvuruda başvurunun tutukluluğu bir yıla yaklaşmasına rağmen uzun tutukluluk veya itiraz incelemesinin Anayasa’ya uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir değerlendirme görmememizin sebebi başvurucunun bu hususları şikâyetinde belirtmemiş olmasıdır. Bu nedenle kararın kısıtlı kalmasının bir sebebi de başvurucunun yansıttığı şikâyetin sınırlı olmasındandır.











[1] Bu husus AİHM’in aynı başvuranlar hakkında AYM kararı sonrasında verdiği kabul edilemezlik kararında belirtilmiştir. Bu nedenle ayrıntılı bilgi için bkz: AİHM, Hebat Aslan ve Firas Aslan, Başvuru no: 15048/09, 28/10/2014, para 23.
[2] Bu yazıdaki olaylara ilişkin bilgilerin kaynağı başvuran hakkındaki incelemeye konu AYM kararıdır.
[3] OHAL ilan süreci ve bu dönemde uygulanmak üzer yapılan düzenlemeler için bkz: AYM, Aydın Yavuz ve Diğerleri, Başvuru no:2016/22169, 20/06/2017, para 51-66.

7 Haziran 2017 Çarşamba

AİHM'den Uygulamaya yönelik değişiklikler...

Yaşanılan bunca sıkıntı bana insan haklarının anlamsız  olduğunu anlamama ve Navi Palley'in bir konuşmasında sorduğu is Human rights diplomacy; an oxymoron? sorusuna "definitely yesss" cevabını hiç tereddütsüz vermeme yol açtı. Moronlaşma süreciymiş bizim ögrenme, olgunlaşma, ilerleme sandığımız... Bu güne kadar harcadığım zamana acıdım, Karşındaki duyarlı değilse ne anlatsan boş, dengeler başka yolları açmışsa o yoldan yürümek makbul görülüyorsa evrensel değerler filan hikayeymiş... Sadece benim özelimde değil tüm dünyada son aylardaki, günlerdeki gelişmeler bunu kanıtlıyor.

O yüzden insan haklarına inandığım veya herhangi bir umut, beklenti taşıdığım için değil, eski bir alışkanlık olarak AİHM sayfasındaki haberleri görünce okudum. Mekanik bilgi gibi bunlar artık, insanların hayatına dokunan yönü bile yok, sadece uygulayıcıların yeni kuralları futbol oyunun kurallarını öğrenir gibi öğrenmesi gerek...

Artık kızlarıma amigurumi dolls ören bir anneyim, hatta daha iyi iş bulamazsam geliştirip hiç değilse ekmek paramı buradan çıkaracağım. Yine de henüz draft olan ve takipçisi olmayan bloguma eskiden olduğu gibi sırf kendim için yazıyorum bu değişiklikleri... Sırf hiç bir şey değişmemiş gibi hayal etmek için okudum yazdım, kendimi mağdur olarak düşününce bunlar çok anlamsız, faydasız, saçma...

İşte onlar...

AİHM yakın tarihte uygulamalarında bazı değişiklikler yapacağını ilan etti. Bunlardan biri öncelik kuralının uygulanmasına (http://www.echr.coe.int/Documents/Priority_policy_ENG.pdf) diğeri ise tek yargıçlı kararların daha gerekceli olmasına yönelik (http://hudoc.echr.coe.int/eng-press#{"itemid":["003-5735020-7285664"]}).

 AİHM'in önüne gelen başvuruları sırasına göre incelemeye alması ilk başta mantıklı/adil görünse de ağır, devam eden, çok sayıda kişiyi ilgilendiren ve ileride telafisi mümkün olmayan zararları önleme
imkânı varken bu nitelikteki başvuruları geriye atması veya sırası gelmeden öncelik vermemesi  hakkaniyete uygun olmayabilir. AİHM zaten yıllardır (2009 dan beri) bazı başvuruları öncelikle ele alıyordu.  Yedi kategori altında başvuruları değerlendiriyor ve ilk kategorideki başvuruları acil başvurular olarak değerlendiriyordu.
Şimdi AİHM ı. kategoride acil gördüğü başvuruların kapsamını genişletti ve  özğürlükten yoksun bırakılmayı (tutukluluğu)   1. kategoriye acil başvurular kapsamına aldı. Buna göre özgürlükten yoksun bırakılma Sözleşme'de yer alan hakların doğrudan ihlalinin sonucu ise bu nitelikteki başvurularda en öncelikle incelenmesi gereken başvurulardandır.
Bir diğer değişiklikte devletlerarası başvurulara ilişkin. Bu başvurular ise 2.kategoride yer alırken artık bu listede özel bir kategori olarak yer almıyor.

Bu hafta AİHM'in sitesindeki diğer yeni uygulama ise tek yargıç tarafından verilen kabul edilemezlik kararlarının artık gerekçeli olacağına ilişkin.  AİHM'in iş yükünü azaltmak için hızlandırılmış prosedürler öngören 14. protokolle sözleşmeye giren tek yargıçla açıkça kabul edilemez başvuruların reddi usulü artık kalkabilir. Yani önceden başvuran tarafa bir mektup şeklinde gönderilen matbu başvurunuz reddedildi yazısı yerine tek yargıçlı mahkeme şeklinde başvurular ele alınıp, başvurunun niye reddedildiği karar şeklinde başvuran tarafa bildirilebilecek. AİHM'in geleceğine yönelik devam eden konferanslar dizisinin halkalarından olan Brüksel Konferansında AİHM'in iş yükünün artık azaldığı görülerek bu yönde bir karar alınmış. Aslında burada  eski gerekçesiz mektup uygulaması da kesin olarak yasaklanmamış. Bunu '...the Court has adopted a new procedure, allowing more detailed reasoning to be given...' cümlesinden anlıyorum. Burada yeni kabul edilen usulle daha ayrıntılı gerekçenin verilmesine müsaade edildi şeklinde değişiklik tanıtılmış. Yani bir başvurunun hiçbir  gerekçe olmadan reddedildiniz şeklindeki uygulama amacı ne olursa olsun doğru bir yöntem değildi. AİHM artık iş yükünün azaldığını ve bu eski ve haksız uygulamasından vazgeçebileceğini düşünüyor. Göreceğiz...


Yazarken gercekten ara ara unuttum içimdeki acıyı, ama sık sık da aciliyet kuralındaki değişikliği acaba dikkate alırlar da kızlarım babasına ben sevgili eşime kavuşur muyum diye düşündüm, göz yaşı hep hazır zaten....

yazdıklarımı okumadan yayına sunuyorum, anlaşılmazsa sorun yok,  önemli değiller zaten...

9 Şubat 2016 Salı

Mahkemede Dinlenemeyen Tanığın Beyanına göre Hüküm Kurulduğu Her Durum Adil Yargılanma Hakkının İhlali midir?

 AİHM Büyük Dairesinin Schatschaschwılı/Almanya Kararı(9154/10, 15/12/2015):

AİHM Büyük Dairesi Schatschaschwılı kararında, yerel mahkemenin tüm aramalarına ve çabalarına rağmen  huzurda dinlemeyi başaramadığı tanıkların  soruşturma aşamasında sorgu hakimi huzurunda verdikleri ifadeye dayanılarak hüküm kurulmasını, Daire Kararının aksine, adil yargılanma hakkının ihlali olarak görmüştür ( AİHS 6/1-3).

Daire aynı durum nedeniyle ihlal bulunmadığına karar verirken,   AİHM’in Al-Khawaja veTahery/İngiltere ([BD], 26766/05 ve 22228/06,2011) davasında ortaya koyduğu aşağıda belirtilen üç kriteri uygulayarak, beyanı hükümde dikkate alınan tanığın yargılamayı yapan Mahkeme huzurunda savunma tarafa onlara soru sorma hakkı verilmeden dinlenmemesinin tek başına  bir bütün olarak adil yargılanma ve daha özelde  AİHS 6/3-d maddesinde yer alan tanıkları sorguya çekebilme hakkının ihlali oluşturmadığı sonucuna varmıştı.

Büyük Daire Kararında yukarıda anılan davanın adıyla “ Tahery test” olarak bilinen üç aşamalı test  [ a) tanıkların mahkeme huzuruna getirilmemesinin makul bir sebebe dayanması,  b) Tanık beyanın kararın esaslı bir dayanağı veya tek delil olması, c)Diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması] değerlendirilmiştir. Bu teste göre, ilk iki şık pozitif ise son şık yani diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması halinde adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varabiliyordu.

 Daire kararında da aynı zamanda olayın tanığı olan müştekilerin duruşmada beyanlarının alınmaması nedeniyle a ve b koşulları gerçekleşmiş olsa bile,  delillerin kaybolmasını engelleme, bunun için hızlı hareket edilmesi gerekliliği gibi gerekçelere dayanması nedeniyle c bendindeki diğer dengeleyici faktörün bulunduğuna ve AİHS 6. Maddesinin ihlal edilmediğine karar vermişti.

Büyük Daire bu kararla öncelikle bu üç aşamalı testin uygulanmasında Daire kararları arasındaki farklılığa değinerek bir nevi içtihatını gözden geçirdi ve bu üç aşama arasındaki ilişkiyi yeniden yorumladı. Buna göre tek başına tanıkların mahkemede dinlenmemesi makul bir sebebe dayanmıyorsa  bu durum adil yargılanma hakkının ve tanıkların mahkeme huzurunda dinlenmesi kuralının ihlaline sebebiyet vermez. Söz konusu testin üç adımı birbiriyle ilişkilidir ve yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı bu üç aşama birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir.

Mahkeme huzurunda yargılama sırasında tanığın dinlenmemesi makul bir gerekçeye dayanmamasının bir bütün olarak adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde önemli olduğunu ve bu durumun AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlaline sebebiyet vermeye yol açabileceğini belirtmiştir. Tabi bu aynı zamanda bu durumun tek başına ve her durumda anılan maddenin ihlaline sebebiyet vermediğini de göstermektedir. Burada, büyük daire kararının sonucuna katılmakla birlikte gerekçesine bazı üyelerin itiraz ettiğini ve  tanik beyanı hükme esas alınmışsa mutlaka adil yargılanma hakkının ihlal edilmiş sayılması gerektiği yönünde görüş bildirdiklerini belirtmek gerekir.

Üçüncü aşamanın önemi de bu kararda özellikle belirtilmiştir. Buna göre duruşmada dinlenmeyen tanığın beyanı ne kadar önemli ve belirleyici ise dengeleyici usulü güvenceler de o kadar etkili olmalıdır. Kararda dengeleyici olabilecek durumlara ilişkin kapsamlı bir örneklendirme yapılmıştır. Mesela tanık delilini destekleyici güçlü diğer delillere dayanılması, tanıklara doğrudan olmasa bile dolaylı soru sorulması imkânı tanınması, tanıkların kimliği ile ilgili güvenilir olup olmadıklarına ilişkin delil ortaya koyma imkânı verilmesi vs…


Sonuç olarak Büyük Daire, Daire kararından farklı olarak, sorgu yargıcı tarafından soruşturma aşamasında tanık beyanı alınmış olsa bile bunun  yasal gereklilik olmasına rağmen sanık ve vekillerine haber verilmeden yapılmış olması ve ilerde bu tanıkların ülkeyi terk etme ihtimalleri öngörülebilir olması nedeniyle yukarıda sayılan a ve b koşullarının somut olayda gerçekleştiğinden süphe olmasa bile dengeleyici usulü diğer güvenceler bulunmadığından AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

29 Kasım 2015 Pazar

Çocuk Kaçırmaya ilişkin davalarda ‘çocuğun en çok yararı’ kavramının Kapsamını Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi mi Çizer:


Ferrari/Romanya ( 1714/10, 28/04/2015) davasında[1] AİHM iade talebinin olağanüstü temyiz yoluyla reddedilmesi nedeniyle AİHS 8. maddesinin ihlal edildiğine karar verirken çocukların iadesine ilişkin kararların değerlendirilmesinde  ‘çocuğun en çok yararı’ kavramının özel bir anlam ifade ettiğini belirtmiştir. Davaya konu olayda AİHS 6. Maddesi yönünden sorunlu olabilecek hususlar da dahil inceleme sadece AİHS 8. Madde kapsamında yer alan aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde yapılmıştır.
Davaya konu olaylara kısaca bakacak olursak:
 Askeri bir pilot olan başvuran eşiyle birlikte (MTR) Birleşmiş Milletlerdeki (BM) görevi için Arjantin’den geçici olarak ayrılarak Kıbrıs’ta yaşamaya başlıyorlar. Burada iken birbirlerine çocukla seyahat edebilmeleri için imzalı belge veriyorlar. MTR çocukla birlikte vatandaşı olduğu Romanya’ya gidiyor ve başvuranın görev süresi sonrası döneceği Boenos Airos’ta tekrar bir araya gelme konusunda anlaşıyorlar. Ancak başvuran söz vermesine rağmen eşine yolculuk için gerekli masraf ve belgeyi yetiştiremediği için müşterek çocuğun pasaport süresi dolunca başvuranın eşi çocuğa Romanya papasortu almak istiyor, ama başvuran buna izin vermiyor. Bundan sonra başvuranın eşi boşanmak ve çocuğun velayetini almak amacıyla Romanya mahkemelerinde dava açıyor. Bunun üzerine başvuran çocuğun annesiyle seyahati için verdiği belgeyi geri alıp çocuğun  geri dönmesinin sağlanması için La Haye sözleşmesine[2] dayanarak Dışişleri bakanlığı aracılığıyla Arjantin Merkez Makamına başvuruyor.
 Başvurunun iletildiği Romanya Merkez Makamı yapılan görüşmede başvuranın eşi, çocuğun Arjantine dönmesini kabul etmeyince başlayan dava sırasında MTR başvuranın çocuğun seyahati için verdiği yetki belgesinin iptal edildiğini öğreniyor. Başvuranın davasının reddedilmesi gerektiğini çünkü onun farklı cinsel yönelimleri olduğunu (sexual deviant) olduğunu ve çocuğunun güvenliğinden endişe ettiğini söylüyor.  Buna rağmen mahkeme başvuranın başvurusunu kabul ediyor, tarafların velayeti birlikte kullandıklarını, başvuranla başta çocuğun dönmesi konusunda anlaşmalarına rağmen  MTR’nin çocuğu tuttuğunu, boşanma kararı verilmiş olsa bile velayet konusunda karar verilmediğini, bu nedenle çocuğun iki hafta içinde babasının yanına dönmesi gerektiğine karar veriyor. Bu karara yapılan itiraz reddediliyor.
 MTR olağanüstü yargı yoluna başvuruyor ve burada  yaptığı itirazlar kabul ediliyor ve gerekçe olarak tarafların yoluculuğu beraber planladıklarını ve çocuğun çoktan yeni ortamına alıştığını öne sürerek geri dönmesinin çocuğun yararına  (Best interest) olmadığını, başvuranın işi dolayısıyla başvuranla yeterince ilgilenemeyeceği gösteriliyor. Kararda çocuğa ilişkin olarak düzenlenmiş sosyal inceleme raporuna da dayanılıyor.
Arjantin’in  Merkezi Makamı,  çocuğun yeni ortamına alışmış olmasının Romanya makamlarının yavaş hareket etmesinden kaynaklandığını bunun kendilerine yüklenemeyeceğini, başvuranın mesleki nedeniyle çocukla ilgilenip ilgilenmeyeceğinin velayet davasının konusu olduğunu gerekçe gösterip başvurana Lahey sözleşmesine göre başvuru yapmasını öneriyorlar.
MTR nin boşanmasına karar vermesine rağmen Lahaye sürecinin sonucuna kadar velayet konusunda karar vermeyen Bucharast Belge Mahkemesi velayeti MTR’ye başvuranın çocukla kişisel ilişki kurmasına (görüşme hakkı) veriyor, başvuranın özellikle nafaka konusunda yaptığı itiraz üst mahkeme tarafından küçük düzeltmeler yapılsa da sonuç olarak reddediliyor ve bu karar kesinleşiyor.
AİHS’in 6 ve 8. maddeleri altındaki şikâyetinde başvuran:  Romanya’nın yetkili birimlerinin yavaş hareket etmesinin çocuğu ile olan bağının kopmasına sebep olduğunu ileri sürüyor.
Mahkeme başvurunun içeriğine göre sadece aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde, yani AİHS 8. Maddesi kapsamında, başvuruyu incelemeye karar veriyor.
Başvuranın iddiası
 Başvuran La Haye Sözleşmesinin amacının çocuğun bir an önce mutad meskene[3] (habitual residence) dönmesini ve böylece velayet hakkının burada karar verilmesini sağlamak olduğunu, bunun için hızlı ve etkili derin bir inceleme sonrasında çocuğun kısa sürede dönüşünün sağlanması yönünde karar verilmesi gerektiğini belirtiyor. En iyi yarar veya çocuğun iyiliğine ilişkin geniş kapsamlı değerlendirmelerin bu aşamada değil la haye sözleşmesine göre belirlenen aşama tamamlandıktan sonra uzun süreli  düzenlemelere ilişkin olarak  yapılması gerektiğini belirtiyor.
Romanya makamlarının sadece yetkili mahkemeyi belirlemeye yönelik usuli bir süreci gereksiz incelemelerle, velayete ilişkin değerlendirme yapmak suretiyle uzattığını ve bu gecikmelerin annenin elini güçlendirdiğini ileri sürüyor.  Kısaca, Sözleşmede belirtilen çocuğun iyiliği (welfare) kavramını yanlış yorumladığını ileri sürüyor.
Romanya Devletinin iddiaları
 Başvuranın çocuğun velayetini almak için hiç başvurmadığını, MTR nin çocuğu hiçbir zaman gizlemediğini, kişisel görüşmeye engel olmadığını, iade talebinin değerlendirilmesi sürecinde gereksiz uzatma bulunmadığını ileri sürüyorlar. Çocuğun en iyi menfaatine yönelik değerlendirmelerinde La Haye Sözleşmesinin 12. maddesine dayandıklarını belirtiyorlar.  İade kararının bozulmasından sonra Romanya Mahkemelerinin velayet ve kişisel görüşmeye ilişkin verdiği karara itiraz etmemek suretiyle başvuranın, bu karardan dolaylı olarak memnun olduğunu gösterdiğini iddia ediyorlar.
Sonuç olarak Devlet La Haye sözleşmesinin 8. Maddesine uygun olarak hareket ettiklerini belirtiyor.
AİHM’in Değerlendirmesi
 Aile hayatına ilişkin X/Letonya davasına atıfla ebeveynlerin ve çocukların birlikte olmalarını aile hayatının temel unsurunu oluşturduğunu ve bunun AİHS 8. Maddesi kapsamında olduğunu belirttikten sonra devletin bunu engellememe yükümlülüğü yanı sıra bunun gerçekleşmesini sağlamak için için  pozitif ödevi de olduğunu belirtmiştir. Ancak iki ebeveyn veya çocuk ve kamu düzeni arasında yarışan veya çatışan haklar söz konusuysa devletin hangisine üstünlük veya öncelik tanınacağına karar vermekte takdir yetkisine (magrin of appreciation) sahip olduğunu belirtmiştir (Maumousseau ve Washington/Fransa, 39388/05, AİHM, p 62, 06/12/2015), tabi ki çocuğun en iyi yararı da öncelikle dikkate alınmalıdır. Burada Mahkeme önleme veya hızlı iadenin  çocuğun en iyi yararı kavramının belirli ve özel bir anlamı olduğunu da belirtmiştir. (X/Letonya, 27853/09, p 95). (Gnahore/Fransa, 40031/98, AİHK, p 59, 2000). Bunun yanıda, Uluslararası  Çocuk kaçırmaya ilişkin alanlarda   Sözleşmenin 8. Maddesinin yorumunda Lahay Sözleşmesinin, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin ve ilgili ve gerekli olduğu sürece uluslararası sözleşmelere ilişkin kuralların ışığında yorumlanması gerektiği belirtilmiştir.
İadenin sağlanması anlamında talepte bulunulan devletin velayet davasından farklı olarak ilgili kişilerle daha yakından ilişkide olduğu da gözetilerek, çocuğun yararın  La haye sözleşmesinin 8. Maddesinde öngörülen istisnaları dikkate alarak belirlenecektir. Yani, çocuğun en iyi yararı belirlenirken genel bir değerlendirmeden çok sözleşmede belirtilen istisnai hallerden birisi yoksa iadeye engel bir durum bulunmadığı kabul edilmelidir. [4]  AİHM bu davada incelemesini iadeye ilişkin prosedürün adil olup olmadığı ve çocuğun en iyi yararının gözetilip gözetilmediği hususlarında yapmıştır.
Bu durumda AİHS ve La Haye sözleşmesinin birbirine uyumlu olarak yorumunda dikkate alınması gerekli iki ilkeden bahsedilmiştir  ( p 47). Buna göre, öncelikle çocuğun derhal iadesine istisna teşkil eden sözkonusu sözleşmenin 12, 13 ve 20 maddede belirtilen istisnaî durumardan birinin bulunup bulunmadığı, özellikle bu husus taraflarca ileri sürülmüşse, iadenin talep edildiği Mahkemece mutlaka  değerlendirilmelidir. İkinci olarak, bu değerlendirmeler  AİHS 8. Madde kapsamında yapılmalıdır
AİHM Sözleşmenin 8. Maddesinin, ulusal makamlara özel usuli bir yükümlülük getirdiğini belirtmektedir. İade talep edilen mahkeme  çocuk iadesi talebine ilişkin ileri sürülen itirazları değerlendirmenin yanı sıra bunları davanın koşulları dikkate alarak gerekçelendirmelidir. AİHM bu hususu titizlikle inceleyeceğini vurgulayarak, hem La Haye Sözleşmesinin 12,13, ve 20. Maddelerine kapsamında kalabilecek itirazların  incelenmesinin reddi ve  hem de yetersiz, klişe gerekçe ile verilen red veya kabule ilişkin kararların    AİHS 8  ve aynı zamanda   Lahaye sözleşmesine aykırı olacağını ortaya koymuştur. İade davalarının özelliği gereği kısa sürede sonuçlandırılmalı ve uygulanmalıdır. AİHM hızlı hareket etme gerekliliğine uyulmamasının tek başına AİHM’in devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmasına yol açabileceğini belirtmiştir.
Bu ilkeler ışığında somut olayın değerlendirilmesinde,
Başvuranın iade talebi değerlendiren Romanya’nın iki Mahkemesi tarafından kabul edilmiş olmasına, yani bağlayıcı nitelikte iade kararı verilmiş olmasına rağmen, MTR’nin başvurduğu olağanüstü temyiz üzerine bu kararın bozulması nedeniyle AİHM, bağlayıcı bir kararın  delillerin yorumlanmasındaki farklılık nedeniyle ortadan kaldırılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu belirtmiştir (Mitrea/Romanya, 26105/03, 29/07/2008).  MTR’nin ileri bile sürmediği, başvuranın işi gereği çocukla ilgilenemeyeceği, gerekçesine dayanılarak iade kararının kaldırılmış olmasının bu durumu değiştirmeyeceği kabul edilmiştir. Bu karara yapılan itirazı değerlendiren mahkemede her iki ebeveynin seyahate izni olmasına dayanmasına rağmen anlaşmaya aykırı olarak çocuğun daha uzun süre tutulup tutulmadığını değerlendirmemiştir. AİHM bu gerekçelerin La Haye sözleşmesince belirlenen usulü gerekliliklerle ile uyumlu olup olmadığı konusunda ikna olmadığı gibi bu durumun iade kararının geri alınmasına yetip yetmediği konusunda da ikna olmamıştır.
Bu davada iade kararı kesinleşmiş olmasına rağmen uzun süre bunun yerine getirilmemesi sonunda da kararın kaldırılmasına giden sürecin başvuranın AİHS 8. madde kapsamında korunan aile hayatına saygı hakkına aykırı olduğuna karar vermiştir.


                               Sonuç:
                AİHM’in Ferrari/Romanya kararının öne çıkan özelliği, AİHM’in genel olarak Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanarak çocuklara ilişkin davalarda genel olarak değerlendirdiği çocuğun iyiliği veya en çok yararı ilkesini genel anlamda değil, yukarıda anılan Lahaye Sözleşmesinin amacı ve gereklilikleri doğrultusunda yorumlanması gerekliliğini, belki bir anlamda süratle karar verilmesini de sağlamak amacıyla, ortaya koymuş olmasıdır.


[1]  Karar metni için bkz: http://hudoc.echr.coe.int/eng#{"fulltext":["ferrari . Romania"],"documentcollectionid2":["GRANDCHAMBER","CHAMBER"],"itemid":["001-154147"]} (erişim tarihi: 28/05/2015)
[2] Sözleşme Metni için bkz:http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/sozlesmeler/coktaraflisoz/lahey/turkce_lah28.pdf
[3]   Mutad meskenin veya çocuğun yeni ortamına alışıp alışmadığının  belirlenmesinde La Haye Sözleşmesinin 12. Maddesinde  belirtilen çocuğun kaçırılmasından sonra geçen sürenin 1 yıldan az veya çok olmasının önemli olduğunu vurgulamak gereklidir. Madde metnine göre   “Bir çocuğun, 3. maddede belirtildiği şekilde, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilmiş veya çocuk alıkonulmuş ve çocuğun bulunduğu taraf Devletin adli veya idari makamına müracaat anında, yer değiştirme veya alıkonulmadan itibaren bir yıldan az zaman geçmişse, müracaatta bulunulan makam, çocuğun derhal geri dönmesini emreder. Yukarıdaki fıkrada öngörülen bir yıllık sürenin sona ermesinden sonra bile müracaatta bulunulursa, adli veya idari makamın, keza çocuğun geri dönmesini emretmesi gerekir, yeter ki, çocuğun yeni çevresine intibak ettiği tespit edilmesin”
[4]  İadenin reddine neden olabilecek durumlar  La Haye sözleşmesinin 12, 13 ve 20. Maddelerinde belirtilmiştir.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

‘Tüm Sanıkların Tutukluluk Halininin Devamına…’

Aleksandr Shevchenko /Rusya (48243/11) 23/07/2015
Uzun tutukluluğa ilişkin şikâyetin kabul gördüğü bu kararda AİHM, aslında soruşturma aşamasında tutukluluğa ilişkin yerel mahkemenin gerekçelerinin (sürekli ikametgahı olmaması, daha önceki suç kayıtları, yaşadığı şehirle aile veya iş gibi bir bağlantısının olmaması, belirli bir işinin olmaması vs.) yeterli ve olaya ilişkin olarak değerlendirilebileceğini belirtmiş olmasına rağmen yargılama aşamasında "toplu tutuklama" kararları verildiğini, başvuranın özel durumunun dikkate alınmadığını ileri sürerek AİHS 5/3. Meddesinin ihlal edildiğine karar vermiş.
Olaylar bölümünü incelediğimizde başvuranın özel durumunun, beraber yargılandığı diğer sanıklardan farklı olarak, soruşturmanın başında diğer sanıklar gibi uyuşturucu ticareti suçundan tutuklanan sanık hakkındaki davanın uyuşturucu bulundurma (çok miktarda) suçundan açılmış olması olduğunu anlıyoruz (olaylar bölümünde ve gerekçede başka özel durum ‘individual situation’ tespit edemedim).
Bu karardaki toplu tutuklama derken “collective detention’ AİHM’in bizim kararlarımızda çok sık kullandığımız ‘tüm sanıkların tutuklanmasına veya tutukluluk hallerinin devamına’ şeklindeki kararları kastedildiğini düşünüyorum. Kanaatimce, bu durum tüm sanıkların durumlarının aynı/benzer olduğu durumlarda sorun teşkil etmese de somut olaydaki gibi farklılık bulunduğu durumlarda tutuklamaya yeterli gerekçe bulunsa bile ihlale yol açan bir durum olarak değerlendirilebilecek gibi duruyor.

26 Mayıs 2015 Salı

AİHM'e Yapılan Başvurularda EN Sık Yapılan 12 Hata

AİHM, İçtüzüğün 47. maddesiyle ilişkili olarak, başvurularda en çok karşılaşılan hatayı 12 başlık altında sıraladı. Tabi ki tüm bu eksiklikler başvurunun kabul edilemez bulunmasına yol açacak nitelikte değil.

Bunlardan en dikkat çekenler,  Mahkemenin orjinal başvuru formunun kullanılmaması, başvurunun özet bir şekilde başvuru formunda anlatılmaması ve başvuruya dayanak belgelerin, kararların eklenmemiş olması.

AİHM başvuruya dayanak belgelerin veya kararların eksikliğini de sık hatalar arasında saymış. Bunlar arasında. iç hukuk yollarının tüketildiğini gösterir belge ve kararların  ve başvurun 6 aylık süre içerisinde yapıldığının gösterir dökümanların eklenmemesi sayılmış. Şikayet edilen ülkenin işaretlenmemesi, ek listesinin bulunmaması, şikayet konusu ile ihlal edilen Sözleşme hükümlerinin ilişkilendirilmemesi (bunun en azından denenmemesi), tazmine ilişkin bölümün doldurulmaması da sık karşılaşılan eksiklikler olarak gösterilmiş.

 Ayrıca son dakikade başvuru formunun gönderiliyor olması da sık yapılan hatalar arasında belirtilmiş.Mahkeme, başvuru formunun eksiklik nedeniyle iade edildiği durumlarda hiçbir belgenin saklanmadığını belirterek ikinci kez başvuru formu gönderildiğinde tüm belgelerin yeniden gönderilmemesini de eksiklik olarak belirtmiş.

Bu hususların hepsi AİHM'in başvuruyu reddetmesine sebep olacak nitelikte olmasa da başvuruların incelenmesini kolaylaştırması ve başvurunun kabul edilmeme riskini taşımaması bakımından önemli hususlar gibi görünmekte...

İngilizce metin için : http://www.echr.coe.int/Documents/Applicant_common_mistakes_ENG.pdf