AİHM'in 25 Haziran 2020 tarihli Bagırov/Azerbaycan Kararı (Başvuru no.
81024/12 ve 28198/15)
Avukatın mesleğinin askıya alınması ve barodan ihracı nedeniyle ifade özgürlüğü ve özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri neticesinde AİHM bu maddelerinin ihlaline karar vermiştir. Başvuranın avukatlık mesleğine yeniden dönmesinin sağlanması için AİHS 46. gereğince karar vererek, Bakanlar Komitesinin icraya yetkili olduğunu belirtmiştir. Avukatlık mesleğinin niteliği ve avukatların ifade özgürlüğüne dair tespitler içerir.
Karar tercümesi ektedir:
https://drive.google.com/file/d/1CkPYcd5FvBTyiC7TjHWtSO9eBDXnx06g/view?usp=sharing
6 Temmuz 2020 Pazartesi
7 Haziran 2018 Perşembe
KEFALETLE TAHLİYE: Kefalet Miktarının Fahiş Olması
Bu dava (adını bir kere yüksek
sesle okursanız aklınızda uzun süre kalacaktır) kefalet miktarının çok yüksek
belirlenmesi halinde, bu miktarı ödeyemeyen başvuran bakımından tutukluluğun
haksız sayılıp sayılmayacağını değerlendiriyor olması yönüyle benim dikkatimi
çekti.
Olayları çok kısaca özetlersek; başvuran kasten adam öldürme suçundan tutuklu iken kanunda öngörülen azami
tutukluluk süresi dolunca ilgili yerel mahkeme kefalet karşılığında tahliyesine
karar veriyor. Başvuran kefalet miktarının fahiş olduğunu belirterek bu karara defalarca
itiraz ediyor ve kefalet miktarının düşürülmesini talep ediyor, bu itirazları
yerel Mahkemelerce neredeyse bir yıllık bir süre boyunca reddediliyor. Bir
yıllık bir süre sonunda, ailesinden kalma ihtimali olan miras payı garanti
gösterilerek ve annesinin kişisel kefaleti kabul edilerek, başvuran tahliye ediliyor.
Sonrasında hüküm alınca (35 yıl) tekrar cezaevine gönderiliyor.
Bu davada inceleme konusu kefalet
karşılığı tahliye kararı ile tahliye arasında geçen bir yıldan 16 gün eksik
olan süredeki tutukluluğun, kefalet miktarının aşırı olarak belirlenmesi ve
başvuranın bunu ödeyemeyecek durumda olması nedeniyle haksız olup olmadığıdır.
Malta Hükümetinin görüş yazısında
belirttiği, tutukluluk süresinin mahsup edilmesi halinde bunun mağdur sıfatını kaldırıp
kaldırmayacağı konusu da önemlidir. Aslında haksız tutuklama iddiası
varsa böyle bir durumun söz konusu olmayacağı aşikârdır. Zira tutuklamanın
haksız olması ile kişinin suçlu olması mutlaka çelişkili bir durum değildir. İnsan
hakları herkes içindir. Kişi suçlu olsa da insan haklarına ilişkin ilkeler
uygulanmalıdır. Kolluk veya yargı görevlilerinin kişi suçlu ve itham edilen suç
da ‘önemli’ suçlardan ise ihlale sebebiyet vermemek için daha titiz çalışmaları
gerekirken, uygulamada, “nasılsa suçlu” denilmekte ve aksine
özensizlik/düzensizlik karşısında sessiz kalınması, daha açıkçası hâkimlerin
usulsüzlüklere göz yumması beklenilmektedir. Sonra AİHM/AYM ihlal verince AİHM
suçluları koruyor algısı yaratılıyor. Kanundaki gerekçenin şeklen bile yazılmadığı
kararların verildiğini görüyoruz; UYAP şablondan karar alınsa, kopyala yapıştır
yapılsa ki bunu katipler daha iyi yapar,
en azından şeklen daha düzgün bir karar
ortaya çıkacak aslında…
Neyse, asıl kararda AİHM’in bu
konuda ne dediğine dönecek olursak;
Aslında benim yukarıda
yazdıklarıma benzer şeyler söylemiş J Hükümete (Malta) öncelikle tutuklamaya ilişkin halleri düzenleyen AİHS
5. maddesinin başındaki “every” kelimesini hatırlatmış. Yani kişinin sonradan ceza almış olması, başta yapılan tutukluluğun haksızlığını ortadan kaldırmayacağını belirtmiş.
İlgili hükümetin başvuranın maddi
tazminat peşinde olduğu iddiasına karşılık olarak ise (nasıl böyle bir iddiada
bulundularsa artık) yine sözleşmenin 34 ve 41.
maddelerini işaret ederek, Sözleşmedeki hakları ihlal edilen kişilerin tazminat
istemesinin meşru bir talep olduğunu, hükümetin savunmasının mantıksız
olduğunu (kim yazıyor bu Maltanın savunmalarını J) belirtmiş.
Kefalet miktarının aşırı olduğu
iddiası karşısında, Mahkemelere kefalet miktarı tayininde dengeli hareket
etmeleri ve başvuranın ödeme gücünü göz
önünde bulundurmaları yükümlülüğü; başvuranlara da ekonomik durumları hakkında
yeterli ve doğru bilgileri ilgili mahkemelere sunma yükümlülüğü getirildiği
anlaşılıyor.
Somut olayda başvuran kefaletle
tahliye kararı açıklandıktan sonra, ödeme gücüne ilişkin belgeleri sunmasına
rağmen kefalet miktarının azaltılması talebini inceleyen mahkemelerin bu
belgeleri dikkate almamaları AİHM tarafından eksiklik olarak kabul edilmiş.
Ayrıca kefalet kararı verilmesine
rağmen, kefalet miktarına ilişkin itirazı incelerken suçun niteliğine ilişkin ve
başvuranın suçluluğuna ilişken yeni delillerin ortaya çıkması gibi nedenlerle
talebin reddinin doğru olmadığı, ilgisiz olduğu belirtilmiş.
Sonuç olarak, kefalet miktarına ilişkin
itirazın incelenmesinde başvuranın ödeme gücüne ilişkin değerlendirme yapılması
gerekirken ilgisiz gerekçelerle başvuranın taleplerinin reddi AİHS 5/3
maddesinin ihlali olarak kabul edilmiş.
PS: Son cümlemizi yazdık ama, şunu
da belirtmeden geçmeyeyim. Bu kararda hangi hallerde başvurunun listeden düşürüleceğine
ilişkin geniş, aynı zamanda özet bir değerlendirme var. Gerekli olduğunda
topluca ve hızlıca bakmak için bunu da buraya not edeyim.
10 Ocak 2018 Çarşamba
İŞ YERİNDE KAMERA İLE GÖRÜNTÜ KAYDI ÖZEL HAYATA SAYGI HAKKININ İHLALİNİ OLUŞTURUR MU?
AİHM’in 9 Ocak 2018 tarihli kararlarının basın bildirisinde ‘iş
yerinde görüntü kaydı yapılması’ nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlaline
karar verildiği yazıyordu (lópez Rıbalda ve diğerleri/ İspanya, no: 1874/13
8567/13). Oysaki daha önce başka bir kararında AİHM (Köpke/Almanya, no: 420/07, 5 Ekim 2010 ) aksi yönde bir karara varmıştı.
Olaylara göre; İspanya’daki bir işyerinde
hırsızlık olayları meydana gelince işyerine kameralar konmuş, işçiler
(başvuranlar) görünürdeki kameralardan
haberdar edilmelerine rağmen kasayı gören gizli kameralardan haberdar
edilmemişlerdi.
Kamera kayıtlarına göre başvuran işçilerin hırsızlık yaptıkları
veya yapılmasını kolaylaştırdıkları tespit edilmiş, bunun üzerine
işçilerin hepsi işten çıkarılmış ve işçilerin bir kısmıyla ceza davası
açılmayacağı söylenerek işveren aleyhine
haksız fesih nedeniyle dava açmayacaklarına dair bir anlaşma imzalanmıştı. Başvuran işçiler, işverenleri aleyhine açtıkları davada bu anlaşmanın baskı
altında yapıldığını ve bu nedenle geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdi. İspanya’daki
iç hukuk sürecinde video kaydının hukuka aykırı olmadığına ve sözleşmenin
feshinin haksız olmadığına karar verilmişti. Başvuranlar AİHM’deki şikâyetlerinde ise hem
görüntülerinin kaydedilmesinin AİHS 8. maddesindeki özel hayata saygı hakkının
ihlali olduğunu hem de bu görüntülerin esas delil kabul edilerek işten
çıkarılmalarının haksız olduğunu AİHS’in adil yargılanmayı düzenleyen 6. maddesine
dayanarak ileri sürmüşlerdi.
Burada tüm kararı incelemek
yerine AİHM’in benzer bir olayda ihlal bulunmadığına karar vermesine rağmen bu
davada neden farklı değerlendirme yaptığına değinmekle yetineceğiz. AİHS 6. madde şikayeti yönünden, yerel
mahkemelerin dayandığı tek delilin bu tartışmaya konu görüntü kayıtları
olmaması ve iç hukukta işverenle yaptıkları anlaşmanın, anlaşma yapılırken
başvuranların temsilcisinin de görüşmelere katıldığı da dikkate alınarak, baskı
altında yapıldığına ilişkin delil bulunmaması nedeniyle ihlal bulunmadığına oy birliğiyle karar verildiğini de belirtelim.
Köpke
kararıyla önündeki mevcut dava arasındaki farkı AİHM şu şekilde ortaya koymuştur;
Öncelikle Köpke kararının tarafı Almanya’da o tarihlerde kişisel verilerin korunmasını düzenleyen açık bir yasal hükmün olmamasına rağmen mevcut olayda İspanya’nın iç hukukunda bu konunun ayrıntılı yasal düzenlemeye bağlandığı belirtilmiştir. İspanya’daki mevzuat veri kaydetmeden önce çok açık bir şekilde ilgili kişilerin bu durumdan (görüntü kaydetmenin amacı, yöntemi, vs) haberdar edilmelerini düzenliyormuş ( previously, explicitly, precisely, unambigiously). Yukarıda belirtildiği gibi somut olayda işçiler kayıt yapan kameraların bazıları hakkında bilgilendirilmemişlerdi.
İkinci olarak, Köpke kararında
özellikle iki kişiden şüphelenilmiş ve sadece bu kişilerin gözlenmesi
amaçlanmıştı. Somut olayda ise iş yerinde hırsızlık yapıldığına ilişkin genel
bir şüphe vardı, ve münhasıran görüntüleri kaydedilen işçilerden
şüphelenilmemişti.
Ayrıca Köpke davasındaki olayda
görüntü kaydı süreyle sınırlıydı, somut olayda ise süre sınırı belirtilmemişti.
İşte bu gerekçelerle AİHM, Köpke
kararından farklı bir sonuca vararak, özellikle İspanya jç hukukundaki
düzenlemeye aykırı davranıldığı için, iş yerinde bu şekilde görüntü
kaydedilmesi nedeniyle iş verenin mülkiyet hakkıyla başvuranların özel hayata saygı
hakkı arasında dengeyi kurmayarak pozitif yükümlülüğünü yerine getirmeyen
hükümetin AİHS 8. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Tabiki kanun yaptıysan ona göre hareket edeceksin diyor AİHM, ama kanun yapılmazsa sorun olmayacak mıydı? Ayrıca, bence ilgisiz olsa da, AİHM'in suç işleyenleri fazla koruduğuna yönelik gelen itirazlarda bu karar bundan sonra örnek verilebilecek kararlardan olacaktır. Zaten muhalefet şerhlerinden biri de buna yönelik.
Bu karara iki hakimin manevi tazminat verilmesi yönünden, bir hakimin de esas yönünden muhalefet kaldığını belirtelim. Rus
Hakimin esas hakkındaki itirazı başvuran devletin orantısız ve keyfi uygulaması
bulunmadığına, başvuranların kendi hatalarının sonucuna katlanmaları yerine
ödüllendirilmelerinin yanlış olduğuna yönelik. AİHS’in yanlış yapanları koruyacak
şekilde yorumlanmasına itiraz ettiğini belirtmiş. Bu demektir ki karar henüz
kesinleşmediğine göre Büyük Daire önüne gitme ihtimali olan bir karar. Henüz kesin değil.
Karar Büyük Daireye gitti ve ihlal olmadığına karar verildi...
Karar Büyük Daireye gitti ve ihlal olmadığına karar verildi...
6 Aralık 2017 Çarşamba
Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararlarını Derli Toplu Halde Bulmamıza Yarayan Bir Web Sayfası
Koç Üniversitesi 'Anayasa Takip' projesiyle Anayasa Mahkemesi’nin tüm bireysel başvuru içtihadını saptanan lider kararlar temelinde tarayan ve analiz eden sistematik bir çalışma yürütmekteymiş.Bu projenin web sayfasında https://anayasatakip.ku.edu.tr/proje-hakkinda/genel-bilgi/ bu bahsedilen lider kararların özetine, hatta ingilizce özetine bile ulaşabilirsiniz. Sitenin içeriği çok faydalı olacak nitelikte. Proje hakkında genel bilgi sayfasında projeyle çözüm aranan sorular “Anayasa Mahkemesi’nin Eylül 2012-Eylül 2017 arası değerlendirdiği bireysel başvurular, Mahkeme’nin Anayasa’yı ve Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu yorumlamasını ve yargı sistemi ile ilişkilerini ne yönde etkilemiştir ve bu etki(ler), Anayasa Mahkemesi’nin kendi içtihatları, Danıştay ve Yargıtay’ın içtihatlarında ne tür sonuçlar doğurmaktadır?” olarak sayılmıştır.
Bu alanda yapılan güzel bir çalışma, biz de bu projeyi takipte kalalım.
24 Eylül 2017 Pazar
Anayasa Mahkemesinin Selçuk Özdemir Kararı
ANAYASA MAHKEMESİNİN, DARBE
TEŞEBBÜSÜ SONRASINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ
OLDUĞU İDDİASIYLA HÂKİM OLAN BAŞVURUCU HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİNE İLİŞKİN KARARININ
DEĞERLENDİRİLMESİ
Anayasa Mahkemesi (AYM)
26.07.2017 tarihli ve 2016/49158 sayılı kararıyla başvurucu (eski hâkim) Selçuk
Özdemir’in haksız tutukluluğa ilişkin şikâyetinin dayanaktan yoksun olması
nedeniyle kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu karar hâkimlerin
tutuklanmasına ilişkin aynı yöndeki başvurulara örnek teşkil edebilecek olması
nedeniyle dikkat çekicidir. Ayrıca, AYM bu başvuruya diğer eski tarihli
başvurulardan daha önce değerlendirmiştir.
Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu gerekçe ve bunun AYM’nin
daha önceki kararlarıyla ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM)
içtihatlarıyla uyumu bakımından aşağıda değerlendirilecektir. AYM kararında da
belirtildiği üzere Anayasa’nın 13, 19.
ve CMK’nın 100. maddelerine göre tutukluluğun temel iki şartı vardır.
Bunların ilki kuvvetli suç şüphesi bulunması diğeri ise tutuklama nedenleri
bulunmasıdır. Karar incelenirken bu hususları ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Kuvvetli Suç Şüphesinin Bulunması
AYM, Selçuk Özdemir başvurusunda
sadece ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını (hukukiliğini) incelemiştir. Bu
başvuruda tutukluluk süresinin makul olup olmadığı incelenmemiştir. Bunun sebebi -karardan anlaşıldığı kadarıyla- başvurucunun bu konuda şikâyeti
bulunmamasıdır. AYM’nin kararda belirttiği gibi (para
63), “…başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun
tüm delilleriyle ortaya konması her zaman mümkün olmayabilir. Suç isnadına
dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular
ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarına tartışılacak olan ve mahkûmiyete
gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir.” Yani, ilk başta bulunduğu söylenen deliller ilk
tutukluluğu haklı kılsa bile sonraki aşamalarında tek başına tutukluluk için
yeterli olmayacağı AİHM’in kabul ettiği temel ilkelerdendir. Ancak bu başvuruda uzun tutukluluk başvurusu
bulunmadığı için AYM’nin bu konudaki bakış açısını görebilmemiz mümkün
olmamıştır.
AYM daha önceki Hebat Aslan ve
Firas Aslan kararında uzun tutukluluk başvurusu olmamasına rağmen başvuranların
tutukluğa ilişkin yaptıkları itirazların gerekçesiz olarak, daha doğrusu şablon
ve matbu gerekçelerle reddedilmesini uzun tutukluluk kapsamında
değerlendirmişti[1] (AYM,
Başvuru no: 2014/4246, 23/11/2014). Anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun bu yönde
de şikâyeti bulunmamaktadır. Oysaki devam eden tutukluluklarda tutukluluğun her
aşamasından başvuru yapılan AYM veya AİHM’i haberdar edip başvuruyu yenilemek (uzun tutukluluk şikâyeti yoksa ek başvuru yapmak, başvuru varsa bile itiraz dilekçelerini ve
reddine ilişkin kararları göndermek, itiraz incelenmesine ilişkin şikâyetleri
belirtmek) başvurucunun haklarının korunması bakımından önemlidir.
Burada incelenmesi gereken diğer
bir husus da kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu göstermek amacıyla ortaya
konulan delillerin tutuklama aşamasında dosyada bulunup bulunmadığı, Mahkeme
kararında bu hususlara dayanılıp dayanılmadığıdır. Daha sonra dosyaya giren
delillerin bulunması ilk baştaki tutukluluğun haksız olma durumunu ortadan
kaldırmaz. Mahkemenin ilk tutuklama kararında bu delillere dayanılmamışsa,
HSYK’nın kararı veya Adalet Bakanlığının görüşü tutuklamayı haklı hale
getirmez. Çünkü delilleri değerlendirecek olan tutuklama kararını veren hâkim
veya itirazı inceleyecek hâkim veya hâkimlerdir. AİHS 5/1-c de belirtildiği
üzere özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi derhal bir hâkim önüne
çıkarılmalıdır. Hâkimin önüne konulan delilleri değerlendirerek kuvvetli suç
şüphesinin varlığına kanaat getirmesi gerekir (AİHM, Assenov/Bulgaristan, para
146). Aksi halde bu karar hâkim kararı olmayacaktır. Daha sonradan ortaya
konulan delillerin ve tutuklama gerekçelerinin Anayasa Mahkemesi veya AİHM
önünde ileri sürülmesi mümkün değildir (Bkz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
Hukuku, D.J Harris, M.O Boyle, E.P. Bates, C.M. Buckley, Avrupa Konseyi Yayını,
2013, s. 177). Somut dosyada AYM kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini
gösteren bazı delillerin dosyaya giriş tarihinin tutuklama kararından sonra
olduğu görülmektedir (AYM, Selçuk Özdemir, para 33/i, iv ve v). Bu sayılan
nedenlerle AYM’nin değerlendirmesinde bu
deliller dikkate alınmamalıydı.
Anayasa Mahkemesi Başvuranın uzun
tutukluluk, kararların gerekçesiz olması şikâyetine yer vermemesine (ve bu
konuda inceleme yapmamasına) rağmen tutukluluk değerlendirilmesine ilişkin
kararlardaki gerekçeleri de haksız tutuklama olup olmadığını incelerken
değerlendirmeye almıştır. Aslında ilk tutuklama kararı ve bu karara itiraza
ilişkin kararlar ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını değerlendirmede
önemlidir. Çünkü kuvvetli suç şüphesi
tutukluluğun her aşamasında olmazsa olmaz şarttır. Tutukluluğun değerlendirilmesine veya tahliye
taleplerinin reddine itiraza ilişkin kararlardaki ortaya konan gerekçelerin ilk
tutuklamayı haklı kılmak için değil devam eden tutukluluğun haklılığını
değerlendirirken incelenmesi gereklidir (AY 19/7 ve AİHS 5/3). Bu nedenle AYM’nin
ilk tutuklama kararının hukukiliğini
değerlendirirken kuvvetli suç şüphesini sonraki kararlara dayandırarak
açıklaması kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Başvuranın 11/08/2016 tarihinde
tutukluluğuna karar veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin kararında HSYK’nın açığa
alma kararına değinilmektedir. Bazı şüpheli beyanlarından da bahsedilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, AYM’nin
kararında ele alabileceği deliller bu delillerle sınırlıdır. Sonradan dosyaya giren
deliller, Adalet Bakanlığının görüşünde yer alan ancak kararı veren hâkimin ilk
karar aşamasında değerlendirmesinden geçmeyen deliler AYM tarafından kuvvetli
suç şüphesi değerlendirmesinde esasa alınamaz. Bu yönden değerlendirme yapmak
için dosyanın tamamını görmek gereklidir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı
olup olmadığı da tutukluluk açısından önemsiz değildir. Ancak burada bu hususu
değerlendirmeyip, ilk aşamada delillerin takdirine yönelik değerlendirmenin
(açıkça hukuka aykırı deliller dışında) sınırlı kalmasının işin doğası gereği
olduğunu ve AİHM kararlarında da genel olarak kuvvetli suç şüphesi
değerlendirmesinde hükümetin takdir yetkisinin geniş bırakıldığını belirtmekle
yetineceğiz. Bu itibarla bu dosyanın daha olağanüstü hal ilan edilmeden ve
hiçbir delilin hâkim önüne sunulmadığı aşamada tutuklanan kişiler açısından
içtihat teşkil etmeyeceği, yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunun da bu
aşamada tutuklanmış olması nedeniyle bu kararın yargı mensuplarının
tutukluluğunda içtihat oluşturma
yönünden eksik kalabileceğini düşünmekteyiz.
Tutuklama Nedenlerinin Varlığı
Anayasamızın 19/3 ve CMK ‘nın 100 ve 102. maddelerine
göre tek başına kuvvetli suç şüphesi bulunması tutuklamayı haklı kılmaz, bunun
yanı sıra anılan maddelerde sayılan kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi,
tanık/mağdur veya başkalarına baskı yapma şüphesi gibi kanunda sınırlı sayıda
bulunun tutuklama nedenlerinin de bulunması gereklidir. Selçuk Özdemir Başvurusunda ilk tutuklama
kararını veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesi adaletin işleyişine müdahale
ihtimalini tutuklama nedeni olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra delil
karartma şüphesi bulunduğundan ve CMK 100. maddede sayılan tutuklama
karinesinden bahsetmiştir. İtirazı inceleyen Mahkeme ise kaçma şüphesinden
bahsetmiştir[2].
Bilindiği üzere Mahkemelerce
ortaya konulan gerekçelerin somut dosya ile ilgili ve yeterli olması
gereklidir. Soyut, ilgisiz ve hepsinden önemlisi kanundan kaynaklanmayan
gerekçeler tutuklamayı haklı kılmaz (AİHM, Stögmüller, para 4 ve 15). Öncelikle
adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin CMK da karşılığı delil karartma
olabilir. Mahkeme her iki gerekçeyi ayrı
ayrı yazmıştır. Açıkça adaletin işleyişine müdahale şeklinde yazılmış bir
gerekçe CMK’ da yoktur. CMK 100. maddesindeki tutuklama nedenleri sınırlı
gerekçeler arasında bulunmayan bir gerekçe yorum yoluyla madde kapsamına dahil
edilemez. Ayrıca bu başvuruda ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza
Mahkemesinin adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin başvurucunun hâkim
olması nedeniyle uyguladığı düşünülmektedir (Mahkemenin gerekçesi soyut
olduğundan tam olarak kastedilen anlaşılamamaktadır). Aynı Mahkeme başvuranın
açığa alındığını da belirtmiştir. Açığa alınan bir hâkimin yargısal yetkileri
kalmaması nedeniyle adaletin işleyişine nasıl müdahale edeceği izah edilemez.
Delil karartma şüphesi için
başvuranın somut dosyasının ötesinde darbe teşebbüsüne ilişkin delillerden
bahsedilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere delillerin dosya ile ilgili olması
gerekir. Başvuran hakkında darbeye teşebbüs suçu iddiası bulunmadığından bu
gerekçe başvuran açısından ilgisizdir. Ayrıca
AYM kararında başvuran hakkındaki iddianamede yer alan deliller
gösterildiği halde buradaki delillerden hangisinin toplanmasının başvuranın tutuklanmasını
gerektirdiği belli değildir. Digital deliller de zaten elde edildiğinden
incelenme aşamasının uzaması başvuranın tutuklanmasına gerekçe olamaz. Tam
aksine gecikme başvuranın makul sürede adil yargılanma hakkının ihlaline neden
olabilecektir.
Kaçma şüphesi de kararda herhangi
bir somut olguya dayanılmadan soyut olarak bahsedilmiştir. Başvuran Ağustos
ayına kadar hâkim olarak görev yaptığını ve kaçma ihtimali bulunduğu halde açığa
alındığını öğrenmesine rağmen kaçmadığını belirttiğine göre kaçma şüphesi
gerekçesine dayanılabilmesi için başvurucunun bu iddiasının çürütülmesi
gerekir. Ancak itiraz Mahkemesi soyut olarak bu gerekçeye dayanmış, başvuranın
iddiasına karşı bir şey söylememiştir.
Anayasa Mahkemesi bu başvuruda
AİHM’in tutukluluğa ilişkin yeni tarihli içtihatlarına hiç başvurmamıştır. Oysa
ki AİHM Büyük Dairesinin Buzadji/Moldova
kararı ( Başvuru no: 2012/16483
15/12/2016) tutuklama konusunda önceki kararların gözen geçirilmesini
gerektirecek bir karardır. Bu karara göre katalog suçlar diye bir kavram
tutuklama gerekçesi olarak kabul edilemez. AİHM bu kararını verirken Avrupa
Konseyi ülkelerinin tutuklama nedenlerine ilişkin yasal düzenlemelerini
incelemiş ve katalog suç kavramına yer veren ülkeler arasında CMK’ daki
düzenlemede değerlendirilmiştir. Yani artık katalog suç kavramına dayanılarak
tutuklama nedenlerinin varmış gibi hareket edilmesi, geçiştirilmesi
düşünülemez.
“Katalog suç” gerekçesine
dayanılamayacağı gibi artık tutuklama nedenlerinin tutuklama anında ortaya
konulması gereklidir. Önceden AİHM, özellikle atılı suç yönünden öngörülen cezanın ağır olduğu
suçlarda, yerel mahkemelerin soyut tutuklama gerekçelerini yeterli görüyor,
sonraki kararlarda somut delillerin ortaya konulması gerektiğini
belirtiyordu. Yukarıda bahsedilen
Bujadzi kararında AİHM eski içtihatlarını değiştirdiğini belirterek tutuklama
nedenlerinin ilk tutukluluk anından sonra ortaya konması gerektiğini
belirtilmiştir (para 102). Bu karadan sonra AYM’nin tutuklama nedenlerinin
varlığını değerlendirirken bu karardan hiç bahsetmemesi ilginçtir.
Olağanüstü Hal
Selçuk Özdemir başvurusunda AYM
bu kararda esastan inceleme yaparak ihlal nedenleri bulunmadığından olağanüstü
hal hükümlerinin[3] bu
dosyada uygulanmasına gerek olmadığına karar vermiştir (para 84). Yani ihlal
bulsaydı bile olağanüstü hal nedeniyle Anayasanın ve AİHS’in 15. Maddesine göre
özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin maddelerden feragat edildiği için bu kez
OHAL nedeniyle ihlale hükmetmeyebilecekti. Ancak burada AYM olağanüstü halde
sadece olağanüstü hal gerekçelerinin gerektirdiği kadar ve zorunlu tedbirler
arasında neden darbeye karıştığı iddiası bulunmayan hâkimin tutuklanmasının yer
aldığını gerekçelendirilmesi gerekecekti.
AİHM Zeynep Mercan kararında (Başvuru
No. 56511/16, 08/11/2016, para 26) başvurucunun iç hukuk yolları
bulunmadığı iddiasına karşı “Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü
hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir
olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun
bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.” Demek suretiyle başvuru
yolunun bulunduğunu kabul etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarıyla ilk OHAL ilan
edildiği tarihten önce tutuklananlar için Anayasa’nın 15. Maddesi ve AİHS’in
15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkından feragat edilmesi (derogasyon)
mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri
kararında da (para 159) belirtilmiştir.
Sonuç
Selçuk Özdemir başvurusu tutuklu
eski hakim savcılar için örnek teşkil edebilecek gibi görünse de aslında
şikâyet konusunun sınırlı olmasından ve tutuklanma tarihinin OHAL ilanından
sonra olması nedeniyle içtihat oluşturabilecek bir karar niteliğinde olmadığını
düşünüyorum. Başvurunun konusu sadece tutuklamanın haksız olup olmadığı ile
sınırlı olduğundan uzun tutukluluk, tutukluluğa itiraz incelemesinin usulü,
dosyaya erişim hakkının kısıtlanması, itiraz sürecinde cezaevinde avukatla görüşme
yasağı bulunup bulunmadığı gibi bu dönemde şikâyet konusu olabilecek pek çok
husus incelenmemiştir. Haksız tutuklamaya ilişkin şikâyet konusu ise çok dar
kapsamlı incelenmiştir. İddiaların dayanaktan yoksun olması nedeniyle red
kararı verilmiş ise de AYM başvuruda ihlal bulsa dahi son tahlilde
incelemeyi OHAL kapsamında yapabileceğini belirterek Aydın Yavuz başvurusundaki
ilkelerin uygulanabileceğine işaret etmiştir. İncelemeye konu başvurunun daha
eski tarihli başvurulara göre öncelik verilip incelendiği anlaşılmakta ise de
başvuru konusunun sınırlı olması, başvurucunun hâkim olmasının, bir hâkimin
tutuklanmasının yaratacağı etki ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki
etkisinin hiç dikkate alınmamış olması nedeniyle, kararın AYM’nin içtihat oluşturabilecek
nitelikte bir kararı olmadığını düşünmekteyiz.
Bu kararda dikkat çeken diğer bir
husus da AYM’nin kararları incelerken sadece başvurucunun şikâyetinde belirttiği
hususları inceleyebileceğinin bir kez daha anlaşılmasıdır. Başvuru yapılırken
ihlal edilen Anayasa hükümleri veya AİHS maddeleri tek tek belirtilmemiş
olabilir, ama başvurucunun tüm şikâyet konularını başvurusunda belirtmesi (anlatması)
gerekir. Şikâyete konu olabilecek, sonradan ortaya çıkan hususların da ek
başvuru olarak mutlaka iletilmesi gerekir. Bu başvuruda başvurunun tutukluluğu
bir yıla yaklaşmasına rağmen uzun tutukluluk veya itiraz incelemesinin
Anayasa’ya uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir değerlendirme
görmememizin sebebi başvurucunun bu hususları şikâyetinde belirtmemiş
olmasıdır. Bu nedenle kararın kısıtlı kalmasının bir sebebi de başvurucunun
yansıttığı şikâyetin sınırlı olmasındandır.
[1] Bu husus
AİHM’in aynı başvuranlar hakkında AYM kararı sonrasında verdiği kabul
edilemezlik kararında belirtilmiştir. Bu nedenle ayrıntılı bilgi için bkz:
AİHM, Hebat Aslan ve Firas Aslan, Başvuru no: 15048/09, 28/10/2014, para 23.
[2] Bu
yazıdaki olaylara ilişkin bilgilerin kaynağı başvuran hakkındaki incelemeye
konu AYM kararıdır.
[3] OHAL
ilan süreci ve bu dönemde uygulanmak üzer yapılan düzenlemeler için bkz: AYM,
Aydın Yavuz ve Diğerleri, Başvuru no:2016/22169, 20/06/2017, para 51-66.
7 Haziran 2017 Çarşamba
AİHM'den Uygulamaya yönelik değişiklikler...
Yaşanılan bunca sıkıntı bana insan haklarının anlamsız olduğunu anlamama ve Navi Palley'in bir konuşmasında sorduğu is Human rights diplomacy; an oxymoron? sorusuna "definitely yesss" cevabını hiç tereddütsüz vermeme yol açtı. Moronlaşma süreciymiş bizim ögrenme, olgunlaşma, ilerleme sandığımız... Bu güne kadar harcadığım zamana acıdım, Karşındaki duyarlı değilse ne anlatsan boş, dengeler başka yolları açmışsa o yoldan yürümek makbul görülüyorsa evrensel değerler filan hikayeymiş... Sadece benim özelimde değil tüm dünyada son aylardaki, günlerdeki gelişmeler bunu kanıtlıyor.
O yüzden insan haklarına inandığım veya herhangi bir umut, beklenti taşıdığım için değil, eski bir alışkanlık olarak AİHM sayfasındaki haberleri görünce okudum. Mekanik bilgi gibi bunlar artık, insanların hayatına dokunan yönü bile yok, sadece uygulayıcıların yeni kuralları futbol oyunun kurallarını öğrenir gibi öğrenmesi gerek...
Artık kızlarıma amigurumi dolls ören bir anneyim, hatta daha iyi iş bulamazsam geliştirip hiç değilse ekmek paramı buradan çıkaracağım. Yine de henüz draft olan ve takipçisi olmayan bloguma eskiden olduğu gibi sırf kendim için yazıyorum bu değişiklikleri... Sırf hiç bir şey değişmemiş gibi hayal etmek için okudum yazdım, kendimi mağdur olarak düşününce bunlar çok anlamsız, faydasız, saçma...
İşte onlar...
AİHM yakın tarihte uygulamalarında bazı değişiklikler yapacağını ilan etti. Bunlardan biri öncelik kuralının uygulanmasına (http://www.echr.coe.int/Documents/Priority_policy_ENG.pdf) diğeri ise tek yargıçlı kararların daha gerekceli olmasına yönelik (http://hudoc.echr.coe.int/eng-press#{"itemid":["003-5735020-7285664"]}).
AİHM'in önüne gelen başvuruları sırasına göre incelemeye alması ilk başta mantıklı/adil görünse de ağır, devam eden, çok sayıda kişiyi ilgilendiren ve ileride telafisi mümkün olmayan zararları önleme
imkânı varken bu nitelikteki başvuruları geriye atması veya sırası gelmeden öncelik vermemesi hakkaniyete uygun olmayabilir. AİHM zaten yıllardır (2009 dan beri) bazı başvuruları öncelikle ele alıyordu. Yedi kategori altında başvuruları değerlendiriyor ve ilk kategorideki başvuruları acil başvurular olarak değerlendiriyordu.
Şimdi AİHM ı. kategoride acil gördüğü başvuruların kapsamını genişletti ve özğürlükten yoksun bırakılmayı (tutukluluğu) 1. kategoriye acil başvurular kapsamına aldı. Buna göre özgürlükten yoksun bırakılma Sözleşme'de yer alan hakların doğrudan ihlalinin sonucu ise bu nitelikteki başvurularda en öncelikle incelenmesi gereken başvurulardandır.
Bir diğer değişiklikte devletlerarası başvurulara ilişkin. Bu başvurular ise 2.kategoride yer alırken artık bu listede özel bir kategori olarak yer almıyor.
Bu hafta AİHM'in sitesindeki diğer yeni uygulama ise tek yargıç tarafından verilen kabul edilemezlik kararlarının artık gerekçeli olacağına ilişkin. AİHM'in iş yükünü azaltmak için hızlandırılmış prosedürler öngören 14. protokolle sözleşmeye giren tek yargıçla açıkça kabul edilemez başvuruların reddi usulü artık kalkabilir. Yani önceden başvuran tarafa bir mektup şeklinde gönderilen matbu başvurunuz reddedildi yazısı yerine tek yargıçlı mahkeme şeklinde başvurular ele alınıp, başvurunun niye reddedildiği karar şeklinde başvuran tarafa bildirilebilecek. AİHM'in geleceğine yönelik devam eden konferanslar dizisinin halkalarından olan Brüksel Konferansında AİHM'in iş yükünün artık azaldığı görülerek bu yönde bir karar alınmış. Aslında burada eski gerekçesiz mektup uygulaması da kesin olarak yasaklanmamış. Bunu '...the Court has adopted a new procedure, allowing more detailed reasoning to be given...' cümlesinden anlıyorum. Burada yeni kabul edilen usulle daha ayrıntılı gerekçenin verilmesine müsaade edildi şeklinde değişiklik tanıtılmış. Yani bir başvurunun hiçbir gerekçe olmadan reddedildiniz şeklindeki uygulama amacı ne olursa olsun doğru bir yöntem değildi. AİHM artık iş yükünün azaldığını ve bu eski ve haksız uygulamasından vazgeçebileceğini düşünüyor. Göreceğiz...
Yazarken gercekten ara ara unuttum içimdeki acıyı, ama sık sık da aciliyet kuralındaki değişikliği acaba dikkate alırlar da kızlarım babasına ben sevgili eşime kavuşur muyum diye düşündüm, göz yaşı hep hazır zaten....
yazdıklarımı okumadan yayına sunuyorum, anlaşılmazsa sorun yok, önemli değiller zaten...
O yüzden insan haklarına inandığım veya herhangi bir umut, beklenti taşıdığım için değil, eski bir alışkanlık olarak AİHM sayfasındaki haberleri görünce okudum. Mekanik bilgi gibi bunlar artık, insanların hayatına dokunan yönü bile yok, sadece uygulayıcıların yeni kuralları futbol oyunun kurallarını öğrenir gibi öğrenmesi gerek...
Artık kızlarıma amigurumi dolls ören bir anneyim, hatta daha iyi iş bulamazsam geliştirip hiç değilse ekmek paramı buradan çıkaracağım. Yine de henüz draft olan ve takipçisi olmayan bloguma eskiden olduğu gibi sırf kendim için yazıyorum bu değişiklikleri... Sırf hiç bir şey değişmemiş gibi hayal etmek için okudum yazdım, kendimi mağdur olarak düşününce bunlar çok anlamsız, faydasız, saçma...
İşte onlar...
AİHM yakın tarihte uygulamalarında bazı değişiklikler yapacağını ilan etti. Bunlardan biri öncelik kuralının uygulanmasına (http://www.echr.coe.int/Documents/Priority_policy_ENG.pdf) diğeri ise tek yargıçlı kararların daha gerekceli olmasına yönelik (http://hudoc.echr.coe.int/eng-press#{"itemid":["003-5735020-7285664"]}).
AİHM'in önüne gelen başvuruları sırasına göre incelemeye alması ilk başta mantıklı/adil görünse de ağır, devam eden, çok sayıda kişiyi ilgilendiren ve ileride telafisi mümkün olmayan zararları önleme
imkânı varken bu nitelikteki başvuruları geriye atması veya sırası gelmeden öncelik vermemesi hakkaniyete uygun olmayabilir. AİHM zaten yıllardır (2009 dan beri) bazı başvuruları öncelikle ele alıyordu. Yedi kategori altında başvuruları değerlendiriyor ve ilk kategorideki başvuruları acil başvurular olarak değerlendiriyordu.
Şimdi AİHM ı. kategoride acil gördüğü başvuruların kapsamını genişletti ve özğürlükten yoksun bırakılmayı (tutukluluğu) 1. kategoriye acil başvurular kapsamına aldı. Buna göre özgürlükten yoksun bırakılma Sözleşme'de yer alan hakların doğrudan ihlalinin sonucu ise bu nitelikteki başvurularda en öncelikle incelenmesi gereken başvurulardandır.
Bir diğer değişiklikte devletlerarası başvurulara ilişkin. Bu başvurular ise 2.kategoride yer alırken artık bu listede özel bir kategori olarak yer almıyor.
Bu hafta AİHM'in sitesindeki diğer yeni uygulama ise tek yargıç tarafından verilen kabul edilemezlik kararlarının artık gerekçeli olacağına ilişkin. AİHM'in iş yükünü azaltmak için hızlandırılmış prosedürler öngören 14. protokolle sözleşmeye giren tek yargıçla açıkça kabul edilemez başvuruların reddi usulü artık kalkabilir. Yani önceden başvuran tarafa bir mektup şeklinde gönderilen matbu başvurunuz reddedildi yazısı yerine tek yargıçlı mahkeme şeklinde başvurular ele alınıp, başvurunun niye reddedildiği karar şeklinde başvuran tarafa bildirilebilecek. AİHM'in geleceğine yönelik devam eden konferanslar dizisinin halkalarından olan Brüksel Konferansında AİHM'in iş yükünün artık azaldığı görülerek bu yönde bir karar alınmış. Aslında burada eski gerekçesiz mektup uygulaması da kesin olarak yasaklanmamış. Bunu '...the Court has adopted a new procedure, allowing more detailed reasoning to be given...' cümlesinden anlıyorum. Burada yeni kabul edilen usulle daha ayrıntılı gerekçenin verilmesine müsaade edildi şeklinde değişiklik tanıtılmış. Yani bir başvurunun hiçbir gerekçe olmadan reddedildiniz şeklindeki uygulama amacı ne olursa olsun doğru bir yöntem değildi. AİHM artık iş yükünün azaldığını ve bu eski ve haksız uygulamasından vazgeçebileceğini düşünüyor. Göreceğiz...
Yazarken gercekten ara ara unuttum içimdeki acıyı, ama sık sık da aciliyet kuralındaki değişikliği acaba dikkate alırlar da kızlarım babasına ben sevgili eşime kavuşur muyum diye düşündüm, göz yaşı hep hazır zaten....
yazdıklarımı okumadan yayına sunuyorum, anlaşılmazsa sorun yok, önemli değiller zaten...
9 Şubat 2016 Salı
Mahkemede Dinlenemeyen Tanığın Beyanına göre Hüküm Kurulduğu Her Durum Adil Yargılanma Hakkının İhlali midir?
AİHM Büyük Dairesinin Schatschaschwılı/Almanya
Kararı(9154/10, 15/12/2015):
AİHM
Büyük Dairesi Schatschaschwılı kararında, yerel mahkemenin tüm aramalarına ve
çabalarına rağmen huzurda dinlemeyi başaramadığı
tanıkların soruşturma aşamasında sorgu
hakimi huzurunda verdikleri ifadeye dayanılarak hüküm kurulmasını, Daire
Kararının aksine, adil yargılanma hakkının ihlali olarak görmüştür ( AİHS
6/1-3).
Daire aynı durum
nedeniyle ihlal bulunmadığına karar verirken, AİHM’in Al-Khawaja
veTahery/İngiltere ([BD], 26766/05 ve 22228/06,2011) davasında ortaya koyduğu aşağıda belirtilen üç
kriteri uygulayarak, beyanı hükümde dikkate alınan tanığın yargılamayı yapan Mahkeme
huzurunda savunma tarafa onlara soru sorma hakkı verilmeden dinlenmemesinin tek
başına bir bütün olarak adil
yargılanma ve daha özelde AİHS 6/3-d
maddesinde yer alan tanıkları sorguya çekebilme hakkının ihlali oluşturmadığı
sonucuna varmıştı.
Büyük Daire Kararında yukarıda
anılan davanın adıyla “ Tahery test” olarak bilinen üç aşamalı test [ a) tanıkların mahkeme huzuruna
getirilmemesinin makul bir sebebe dayanması,
b) Tanık beyanın kararın esaslı bir dayanağı veya tek delil olması,
c)Diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması] değerlendirilmiştir. Bu teste göre,
ilk iki şık pozitif ise son şık yani diğer dengeleyeci faktörlerin bulunması
halinde adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varabiliyordu.
Daire kararında da aynı zamanda olayın tanığı
olan müştekilerin duruşmada beyanlarının alınmaması nedeniyle a ve b koşulları
gerçekleşmiş olsa bile, delillerin
kaybolmasını engelleme, bunun için hızlı hareket edilmesi gerekliliği gibi
gerekçelere dayanması nedeniyle c bendindeki diğer dengeleyici faktörün
bulunduğuna ve AİHS 6. Maddesinin ihlal edilmediğine karar vermişti.
Büyük Daire bu kararla öncelikle
bu üç aşamalı testin uygulanmasında Daire kararları arasındaki farklılığa
değinerek bir nevi içtihatını gözden geçirdi ve bu üç aşama arasındaki ilişkiyi
yeniden yorumladı. Buna göre tek başına tanıkların mahkemede dinlenmemesi makul
bir sebebe dayanmıyorsa bu durum adil
yargılanma hakkının ve tanıkların mahkeme huzurunda dinlenmesi kuralının
ihlaline sebebiyet vermez. Söz konusu testin üç adımı birbiriyle ilişkilidir ve
yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı bu üç aşama birlikte değerlendirilerek
belirlenmelidir.
Mahkeme huzurunda yargılama
sırasında tanığın dinlenmemesi makul bir gerekçeye dayanmamasının bir bütün
olarak adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde
önemli olduğunu ve bu durumun AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlaline sebebiyet
vermeye yol açabileceğini belirtmiştir. Tabi bu aynı zamanda bu durumun tek
başına ve her durumda anılan maddenin ihlaline sebebiyet vermediğini de
göstermektedir. Burada, büyük daire kararının sonucuna katılmakla birlikte gerekçesine bazı üyelerin itiraz ettiğini ve tanik beyanı hükme esas alınmışsa mutlaka adil yargılanma hakkının ihlal edilmiş sayılması gerektiği yönünde görüş bildirdiklerini belirtmek gerekir.
Üçüncü aşamanın önemi de bu
kararda özellikle belirtilmiştir. Buna göre duruşmada dinlenmeyen tanığın
beyanı ne kadar önemli ve belirleyici ise dengeleyici usulü güvenceler de o
kadar etkili olmalıdır. Kararda dengeleyici olabilecek durumlara ilişkin
kapsamlı bir örneklendirme yapılmıştır. Mesela tanık delilini destekleyici
güçlü diğer delillere dayanılması, tanıklara doğrudan olmasa bile dolaylı soru
sorulması imkânı tanınması, tanıkların kimliği ile ilgili güvenilir olup
olmadıklarına ilişkin delil ortaya koyma imkânı verilmesi vs…
Sonuç olarak Büyük Daire, Daire
kararından farklı olarak, sorgu yargıcı tarafından soruşturma aşamasında tanık
beyanı alınmış olsa bile bunun yasal
gereklilik olmasına rağmen sanık ve vekillerine haber verilmeden yapılmış
olması ve ilerde bu tanıkların ülkeyi terk etme ihtimalleri öngörülebilir
olması nedeniyle yukarıda sayılan a ve b koşullarının somut olayda
gerçekleştiğinden süphe olmasa bile dengeleyici usulü diğer güvenceler
bulunmadığından AİHS 6/1 ve 6/3-d maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)