15 Nisan 2021 Perşembe

Haksız Tutukluluk için aynı anda AİHM ve BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubuna Başvuru (başvuranların farklı olması durumu)

 

Başvuranların farklı olması durumunda BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma grubuna yapılan başvuru AİHM önündeki başvuruyla “büyük ölçüde aynı” başvuru sayılabilir mi?

Tutuklulukla ilgili başvurularda AİHM’in yavaşlığından ve giderek artan usulü engellerden usananlar AİHM’in yanı sıra Birleşmiş Milletlerin özel usullerinden olan Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubuna da (Çalışma Grubu) başvurmak istiyorlar. Oysa, aynı anda iki uluslararası mercie başvurmak AİHS 35/2 (b)’de yer alan “b) Başvuru, Mahkemece daha önce incelenmiş ya da uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine daha önceden sunulmuş bir başka başvuruyla esasen aynı olup yeni olgular içermiyorsa. " hükmü kapsamında kabul edilemezlik sebebidir.  AİHM bu durumu uluslararası usullerin çokluğu olarak tanımlamaktadır (plurality of international procedures) (OAO Neftyanaya Kompaniya Yukos/Rusya, no. 14902/04, 20 Eylül 2011).

Bilindiği gibi, Çalışma Grubu önündeki başvurular acil çağrı şeklinde veya bireysel başvuru şeklinde yapılabiliyor, başvuran ya da bu çağrıyı yapan her iki durumda herhangi bir kişi veya sivil toplum kuruluşu olabilir. Asıl amaç keyfi bir özgürlük ihlaline son vermek. Peki bu durumda, başvuranlar farklı ise AİHM yine de başvuruyu reddeder mi? Başvurular bu durumda da “büyük ölçüde aynı” başvuru sayılır mı? Illiu ve diğerleri/Belçika (AİHM, (kabul edilemezlik), no. 14301/08, 19 Mayıs 2009)kararında, AİHM başvuranlar farklı olduğu için önündeki başvuruyu incelemeye devam etmiştir. Bu davada, Çalışma Grubuna başvuran çocuk hakları alanında çalışan bir sivil toplum örgütüdür. AİHM burada başvurunun acil çağrı kapsamında yapıldığını ve bu nedenle inceleme kapsamının daha sınırlı olduğunu belirtmiştir.  Ama bu her durumda başvuranlar farklı ise AİHM dosyayı incelemeye devam edecek anlamına gelir mi?  Bunun cevabı, açık bir şekilde “hayır” olmalıdır.

Burada acil çağrı üzerine Çalışma Grubunun harekete geçtiği durumları ayrı tutmak gerekir. Bu durumda sonuçta normal olarak bir görüş (opinion) verilmeyecek, yani tutuklamanın keyfi olup olmadığı yönünde ineleme sonucu verilmiş bir karar almayacaktır. Hatta, acil çağrı başlatılan her durumda illaki keyfi tutukluluk kararı verecek sonucuna da varılamaz.[1] Acil çağrı ile başlayan prosedürde de sonuçta tutukluluğun keyfi olup olmadığını inceleyebilir. Bu durumda olağan usule “regular procedure” dönmüş bir başvurudan bahsedilebilir. Yukarıda anılan Illiu/Belçika kararında Sivil toplum örgütü acil çağrı yapmıştı ve bu başvuru olağan usule, daha açıkçası bireysel başvuruya dönüşmemişti.

Konuya ilişkin AİHM kararlarına bakmaya devam edersek, öncelikle Folgero/Norveç kararına değinmek gerekir. Bu dosyada yerel mahkeme sürecinde birden çok başvuran beraber hareket ediyor. İç hukuk yolları tükenince bunların bir kısmı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine giderken somut olaydaki başvuran AİHM’i tercih ediyor. Konu aynı olsa da başvuranlar farklı. Yani, AİHM önündeki dosyalar farklı kişilere ait.  Dosyaların aynı olmadığını, başvuruya konu kararların aynı kişiler hakkında verilmiş karar olmadığını vurgulamak gerekir.  Bu durum tek başına  bize sorunun cevabına ilişkin ip ucu veriyor.  

AİHM  Peraldi /Fransa kararında da ((dec.), no. 2096/05, 7 Nisan 2009) başvuranın  kardeşinin ondan habersiz  Çalışma Grubuna yaptığı başvuru nedeniyle önündeki başvuruda kabul edilmezlik kararı vermişti.

Buna ilişkin olarak Kutluk ve diğerleri (AİHM, no. 53980/10,10.06.2014) kararını da hatırlamak gerekir.   Burada da başvuranlar aynı kişiler değil, BM’ye başvuruyu akrabaları yapmış. Bu dosyalarda AİHM başvuruları kabul edilemez bulmuş.  AİHM bu dosyaların aynı olup olmadığını incelerken Çalışma Grubu tarafından zaten karar verilmiş olduğu için, başvuruların konusunun esas bakımından aynı olup olmadığı yönünden irdelemiştir. Bu bakımdan başvuranların farklı olması durumunda da “esasen aynı” başvuru sayılıp sayılmadığı bu kabul edilmezlik kararında tartışma konusu yapılmamıştır.

Martin ve diğerleri/İspanya kararında, ILO önünde yapılan başvuruyu Sendika yapmış olmasına rağmen başvuruya konu olayın ilgili olduğu 23 kişinin aynı zamanda AİHK (11 nolu protokolden önce AİHM’in yanı sıra başvuruları inceleyen, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu) önündeki dosyadaki başvuranlar olması nedeniyle başvuru kabul edilemez bulunmuş. Burada ILO önündeki başvuruyu yapan sendikanın başvuranları temsil yetkisi bulunuyordu ve başvurun konusu tam da AİHM önündeki başvuranların işlerinden çıkarılmasına ilişkindi. Bu konuda Council of Civil Service Unions ve diğerleri /İngiltere (no 11603/85, Dec 20 1 87, D R 30 paras. 228, 237) başvurusunda sendikanın yaptığı başvuru aynı başvuru gerekçesi sayılmamış, aynı şekilde Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası/ Türkiye başvurusunda başvuranlar farklı olduğu için ILO önündeki başvuruyu kabul edilmezlik gerekçesi yapmamıştır. Çelişkili gibi görünse de ikinci kararlarda başvuranların menfaatinin farklı olduğu ve başvruların esasen tam olarak aynı olmadığını belirtmiştir.  Esaslı ölçüde aynı olma kriterinin başvuruların konusu yakından incelenerek belirlenmiş, başvuruyu kendileri adına mı onları temsilen mi yaptıkları dikkate alınmıştır. Sendikaların yaptığı başvurunun kollektif çıkarları koruma amacı güttüğü değerlendirilmiş, başvuruya konu olayı ilgilendiren kişilerin AİHM'e başvuru yapan kişilerle birebir aynı olup olmaması dikkate alınmıştır.

İki farklı mercideki başvurulara dair kafa karışıklığına yol açabilecek hususları AİHM en son Kavala kararında irdelemiştir (Kavala/Türkiye, no. 28749/18, 10 Aralık 2019). Bu kararla konu biraz daha netlik kazanmış diyebilirim.  Öncelikle, Çalışma Grubu önündeki prosedürün BM İnsan Hakları Komiseri tarafından başlatılan özel prosedürlerden olduğu belirtilmiş.  Çalışma Grubunun önündeki keyfi tutukluluk iddiasına ilişkin olarak görüş vermekle sonuçlanacak “regular procedure’ olarak adlandırılan olağan prosedürün henüz başlatılmadığını belirtmiş. Bunlara ilaveten, Çalışma Grubuna yapılan başvurunun başvuranın kendisi veya yakın aile bireyi tarafından yapılmadığı veya onların böyle bir usule katılmadıklarını belirtmiştir. Sonuç olarak, iki uluslararası kuruluşa başvuranlar aynı olmadığı için başvuruların konusunun esasen aynı olmadığını belirtmiş ve başvuruyu esastan incelemiştir.

 

Sonuç olarak, konusu aynı başvuru  hem AİHM’e hem de AİHM’in Peraldi /Fransa kararında (yukarıda anılan) AİHS 35/2(b) anlamında “uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merci” kabul ettiği Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubuna kendisinin veya aile bireyleri tarafından götürülmüşse ve özellikle Çalışma Grubu AİHM’den önce karar verirse, AİHM önündeki başvuruyu Sözleşmenin 35/2(b) maddesine göre kabul edilemez bulacaktır. Başka biri tarafından yapılan başvuru da sonucu değiştirmeyecektir. Özellikle Sivil toplum kuruluşları tarafından başlatılan ve sadece acil çağrı kapsamında yapılan başvurular buna istisnadır. Şunu da unutmamak gerekir ki acil çağrıyla başlayan bir başvuruyu da Çalışma Grubu sonradan olağan usulle inceleyebilir.

Başvurun ilk olarak hangi mercie yapılmış olması, Çalışma Grubunun AİHM’den önce şikâyeti karara bağlayıp bağlamadığı da önemlidir. AİHM’den sonra Çalışma Grubuna başvursanız ve AİHM karar verene kadar ikinci yaptığınız BM başvurusu ele alınmazsa AİHM başvurusu yönünden risk oluşturacak bir durum oluşmaz. Ancak BM Çalışma Grubu başvurusu daha sonra yapılmış olmasına rağmen başvuruyu daha önce  ve olağan usulle incelerse, başvuruyu kim yaparsa yapsın AİHM başvurusu yönündün büyük oranda kabul edilmeme riski vardır.

Belirtmek gerekir ki BM önündeki prosedürler sadece Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubuyla sınırlı değildir. Ağır insan hakları ihlal iddiaları için özel raportörlere başvuru gibi yöntemlere de başvurulabilir. Bu yöntemlere başvurulduğunda, bireysel başvuru yerine, raporlama yapılması sağlanabilirse AİHM önündeki başvurunun reddine neden olmayacaktır. Yani yargısal  veya yargısal benzeri nitelikte olmayacak şekilde soruna yaklaşacak usuller izleyen başka çözümler de vardır.  Bireysel başvuru niteliğindeki farklı uluslararası kuruluşlara ikiz başvuru, özellikle AİHM bakımından dosyanın kabul edilmez bulunmasına neden olabilecektir.



[1] Engaging with the Working Group on Arbitrary Detention, https://www.refworld.org/pdfid/5be2c90a4.pdf, s.6. 

 

3 Aralık 2020 Perşembe

Yerel Mahkemece Dikkate Alınmayan Savunmanın İtirazları AİHM kararının Gerekçesi: Süleyman/Türkiye Kararı

 AİHM,  Süleyman/Türkiye  Kararı (Başvuru no. 59453/10, 17 Kasım 2020)

Burada anlatacağım karar, nitelik olarak öncü davalardan sayılmasa da hem tanık dinleme usulüne ilişkin öncü davalardaki ilkelerin uygulanmasını göstermesi hem de yargımızın savunma talepleri karşısındaki  hal-i pür melalini yansıtması bakımından önemli.

 Kararın konusu adil yargılanma ilkeleri kapsamında tanığın dinlenmesi ilkelerine ilişkin.  Bu kararda konunun  iki şekilde yansıdığını görüyoruz; ilki tanığın gizli olması, ikincisi tanığın ifadesinin talimatla alınması. Karar usule ilişkin olarak da önemli bir soruya, "tazminat hangi aşamada istenir" sorusuna cevap veriyor.

Olaylar bölümünü okuyan herkes "böyle bir hatayı nasıl yapmış hakimler" diye düşünecektir. Yani olayları anlatırken daha hakimlerin kararlarının dayanaksız olduğu ortaya çıkıyor. Olayların sıcağıyla kürsüden bu şekilde net görülmüyor galiba…

Başvuran hakkında önceden silahla işlenen suçlarla ilgili çok sayıda soruşturma var, bu olaylar medyaya da yansımış.  Bir otele açılan ateş sırasında resepsiyon görevlisi ölüyor. Otelde çalışanlardan biri (sonradan gizli tanığımız olacak şahıs) araç içinden ateş  eden kişiyi gördüğünü söylüyor. Trabzon/Arsin savcılığında alınan ilk ifadeye ifade verenin adı soyadı yazılıyor. Burada fotoğraftan teşhis yaptırılıyor. Yargılama Erzurum'da (suç örgütlü suç kapsamında görüldüğü için o zamanki özel yetkili mahkeme) yapılıyor. Trabzon’daki bu tanık talimatla dinleniyor ve ismi gizleniyor.  Başvuranın avukatı defalarca huzurda dinlenmesini istiyor, ismini gizlememelerini talep ediyor ve tanığı sorgulayamadıklarını söylüyor. Erzurum Mahkemesi ya bu talepleri duymuyor ya da kanun maddesini yazarak red kararı veriyor. Tanığı niye gizlediği dosyaya hiç yansımamış. Tanığın korktuğuna dair dosyada beyan yok. Mahkemeye, savcılığa veya jandarmaya gidip söylemiştir belki, ama dosyaya yansıyan bir beyan yok. Ya da bu makamlar ben olsaydım korkardım diye düşünüp kendiliğinden gizlemişler tanığı. Dosyadan anlaşılmayınca tahmin yürütebiliyoruz… Durduk yere yapmış olamazlar diye  iyi niyetli yaklaşarak…

Bu tanık dosyadaki tek delil, yerel mahkeme bu tek delil değil dese de. Yerel mahkeme diyor ki tanığın olay yerinde olabilme ihtimalini gösteren telefon sinyal bilgileri de delildir. Ama bu delil tam olay anında olay yerinde olduğunu gösteren bir delil değil. Olay yerinden yaklaşık yarım saat uzaktaki bir mesafeden alınmış bir sinyal var. Avukat bu delili olay yerinde bulunmadığını gösteren delil olarak sunarken, yerel mahkeme bunu o sürede olay yerine gelebilirdi diye yorumlamış. Hatırlatayım, olay yerinde sinyal alındığına dair veri yok. Yerel mahkemenin tanık beyanının tek delil olmadığı şeklindeki yaklaşımı kabul dahi edilse, tanık dinleme usulünün incelenmesinde en hassas olunması gereken durumun belirlenmesindeki (strict scrutiny) kriter, sadece tanık beyanının tek delil olması  değil,  bu delilin mahkûmiyette belirleyici delil olma kriteri de önemli. Somut olayda tanığın beyanının belirleyici delil olması bakımından tartışma yok.

Tek tanık, tek delil, bu tanık gizli ve  sanığın veya avukatının bu tanığı sorgulayacak şekilde ifade alınmasını sağlayacak bir imkan oluşturulmamış. Üstelik niye gizli tanık gerekçelerde yok. Tahmin yürütüyorsunuz "sanıklar  tehlikeli kişilerse tanık da korkmuştur’ vs.  Dosyada tanığın korktuğunu gösteren bir şey yok.

Hükümet de savunmada Erzurum -Trabzon arası çok uzak, hem de dağlık alan, nasıl gitsin tanık demeye getirmiş. O kadar yol yaptık diye övün sonra bu kadar net bir dosyada bunu yaz. Avukat bu görüşe karşı: “özel yetkili mahkemenin yetki alanı bölgesel yakınlığa göre belirlendi, o kadar uzaksa madem Erzurum’u niye belirlediler?”  AİHM de avukatın cevabını göz ardı edemem demiş. Trabzon’daki müştekiler huzurda dinlenmiş, üstelik.

87. paragrafı da önemli. AİHM, eğer talep edilseydi savcılık aşamasında tanık dinlenirken şüpheli ve vekilinin haberdar edilmesi veya ifadeye davet edilmesi konusundaki usuli güvencelerin sağlanıp sağlanmadığına da bakabilirdim ama istemediğiniz için bakmıyorum diyor. Bundan sonra başvuru yapacaklara duyurulur.

Sonuç tabii ki ihlal, ama tazminat yok. Çünkü talep yok. Burada önemli bir husus da bu. Başvuru formunda talep edilse bile AİHM hükümet görüş sunduktan sonra bunu size gönderip, hem bu görüşe karşı görüşlerinizi hem de tazminat taleplerinizi soruyor. Tazminat talebi bakımından asıl önemli olan bu yazıdan sonra süresinde talepte bulunmak. Talebiniz yoksa tazminata da hükmetmiyorlar. Bazen istenilse de verilmediği oluyor, ama o ayrı konu… (AYM'de ise başvuru formunda  tazminat taleplerinizi de sunmalısınız)

Bu kararlar içerisinde önem sırası bakımından önlerde olmasa da pek çok önemli hususa değinen karar burada, tam çeviri, söylemesi ayıptır ben yaptım. 

6 Temmuz 2020 Pazartesi

AİHM'in Bagırov/Azerbaycan Kararının Tam Çevirisi

AİHM'in  25  Haziran 2020 tarihli Bagırov/Azerbaycan Kararı (Başvuru no. 81024/12 ve 28198/15)

Avukatın mesleğinin askıya alınması ve barodan ihracı nedeniyle  ifade özgürlüğü ve özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri neticesinde AİHM  bu maddelerinin ihlaline karar vermiştir. Başvuranın avukatlık mesleğine yeniden dönmesinin sağlanması için AİHS 46. gereğince karar vererek, Bakanlar Komitesinin icraya yetkili olduğunu belirtmiştir.  Avukatlık mesleğinin niteliği ve avukatların ifade özgürlüğüne dair tespitler içerir.
Karar tercümesi ektedir:
https://drive.google.com/file/d/1CkPYcd5FvBTyiC7TjHWtSO9eBDXnx06g/view?usp=sharing

7 Haziran 2018 Perşembe

KEFALETLE TAHLİYE: Kefalet Miktarının Fahiş Olması


GAFA V MALTA,  AİHM 54335/14, 22 Mayıs 2018

Bu dava (adını bir kere yüksek sesle okursanız aklınızda uzun süre kalacaktır) kefalet miktarının çok yüksek belirlenmesi halinde, bu miktarı ödeyemeyen başvuran bakımından tutukluluğun haksız sayılıp sayılmayacağını değerlendiriyor olması yönüyle benim dikkatimi çekti.
Olayları çok kısaca özetlersek; başvuran kasten adam öldürme suçundan tutuklu iken kanunda öngörülen azami tutukluluk süresi dolunca ilgili yerel mahkeme kefalet karşılığında tahliyesine karar veriyor. Başvuran kefalet miktarının fahiş olduğunu belirterek bu karara defalarca itiraz ediyor ve kefalet miktarının düşürülmesini talep ediyor, bu itirazları yerel Mahkemelerce neredeyse bir yıllık bir süre boyunca reddediliyor. Bir yıllık bir süre sonunda, ailesinden kalma ihtimali olan miras payı garanti gösterilerek ve annesinin kişisel kefaleti kabul edilerek, başvuran tahliye ediliyor. Sonrasında hüküm alınca (35 yıl) tekrar cezaevine gönderiliyor.
Bu davada inceleme konusu kefalet karşılığı tahliye kararı ile tahliye arasında geçen bir yıldan 16 gün eksik olan süredeki tutukluluğun, kefalet miktarının aşırı olarak belirlenmesi ve başvuranın bunu ödeyemeyecek durumda olması nedeniyle haksız olup olmadığıdır.
Malta Hükümetinin görüş yazısında belirttiği, tutukluluk süresinin mahsup edilmesi halinde bunun mağdur sıfatını kaldırıp kaldırmayacağı konusu da önemlidir. Aslında haksız tutuklama iddiası varsa böyle bir durumun söz konusu olmayacağı aşikârdır. Zira tutuklamanın haksız olması ile kişinin suçlu olması mutlaka çelişkili bir durum değildir. İnsan hakları herkes içindir. Kişi suçlu olsa da insan haklarına ilişkin ilkeler uygulanmalıdır. Kolluk veya yargı görevlilerinin kişi suçlu ve itham edilen suç da ‘önemli’ suçlardan ise ihlale sebebiyet vermemek için daha titiz çalışmaları gerekirken, uygulamada, “nasılsa suçlu” denilmekte ve aksine özensizlik/düzensizlik karşısında sessiz kalınması, daha açıkçası hâkimlerin usulsüzlüklere göz yumması beklenilmektedir. Sonra AİHM/AYM ihlal verince AİHM suçluları koruyor algısı yaratılıyor. Kanundaki gerekçenin şeklen bile yazılmadığı kararların verildiğini görüyoruz; UYAP şablondan karar alınsa, kopyala yapıştır yapılsa  ki bunu katipler daha iyi yapar,  en azından şeklen daha düzgün bir karar ortaya çıkacak aslında…
Neyse, asıl kararda AİHM’in bu konuda ne dediğine dönecek olursak;
Aslında benim yukarıda yazdıklarıma benzer şeyler söylemiş J   Hükümete (Malta) öncelikle  tutuklamaya ilişkin halleri düzenleyen AİHS 5. maddesinin başındaki “every” kelimesini hatırlatmış. Yani kişinin sonradan ceza almış olması, başta yapılan tutukluluğun haksızlığını ortadan kaldırmayacağını belirtmiş.
İlgili hükümetin başvuranın maddi tazminat peşinde olduğu iddiasına karşılık olarak ise (nasıl böyle bir iddiada bulundularsa artık) yine sözleşmenin 34 ve 41.   maddelerini işaret ederek, Sözleşmedeki hakları ihlal edilen kişilerin tazminat istemesinin meşru bir talep olduğunu, hükümetin savunmasının mantıksız olduğunu  (kim yazıyor  bu Maltanın savunmalarını J) belirtmiş.
Kefalet miktarının aşırı olduğu iddiası karşısında, Mahkemelere kefalet miktarı tayininde dengeli hareket etmeleri ve başvuranın ödeme  gücünü göz önünde bulundurmaları yükümlülüğü; başvuranlara da ekonomik durumları hakkında yeterli ve doğru bilgileri ilgili mahkemelere sunma yükümlülüğü getirildiği anlaşılıyor.
Somut olayda başvuran kefaletle tahliye kararı açıklandıktan sonra, ödeme gücüne ilişkin belgeleri sunmasına rağmen kefalet miktarının azaltılması talebini inceleyen mahkemelerin bu belgeleri dikkate almamaları AİHM tarafından eksiklik olarak kabul edilmiş.
Ayrıca kefalet kararı verilmesine rağmen, kefalet miktarına ilişkin itirazı incelerken suçun niteliğine ilişkin ve başvuranın suçluluğuna ilişken yeni delillerin ortaya çıkması gibi nedenlerle talebin reddinin doğru olmadığı, ilgisiz olduğu belirtilmiş.
 Sonuç olarak, kefalet miktarına ilişkin itirazın incelenmesinde başvuranın ödeme gücüne ilişkin değerlendirme yapılması gerekirken ilgisiz gerekçelerle başvuranın taleplerinin reddi AİHS 5/3 maddesinin ihlali olarak kabul edilmiş.

PS: Son cümlemizi yazdık ama, şunu da belirtmeden geçmeyeyim. Bu kararda hangi hallerde başvurunun listeden düşürüleceğine ilişkin geniş, aynı zamanda özet bir değerlendirme var. Gerekli olduğunda topluca ve hızlıca bakmak için bunu da buraya not edeyim.

10 Ocak 2018 Çarşamba

İŞ YERİNDE KAMERA İLE GÖRÜNTÜ KAYDI ÖZEL HAYATA SAYGI HAKKININ İHLALİNİ OLUŞTURUR MU?


AİHM’in 9 Ocak  2018 tarihli kararlarının basın bildirisinde ‘iş yerinde görüntü kaydı yapılması’ nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlaline karar verildiği yazıyordu (lópez Rıbalda ve diğerleri/ İspanya, no: 1874/13 8567/13). Oysaki daha önce başka bir kararında AİHM (Köpke/Almanya, no: 420/07, 5 Ekim 2010 ) aksi yönde bir karara  varmıştı.

 Olaylara göre; İspanya’daki bir işyerinde hırsızlık olayları meydana gelince işyerine kameralar konmuş, işçiler (başvuranlar)  görünürdeki kameralardan haberdar edilmelerine rağmen kasayı gören gizli kameralardan haberdar edilmemişlerdi. 
Kamera kayıtlarına göre başvuran işçilerin hırsızlık yaptıkları veya yapılmasını kolaylaştırdıkları tespit edilmiş,  bunun üzerine  işçilerin hepsi işten çıkarılmış ve işçilerin bir kısmıyla ceza davası açılmayacağı söylenerek işveren aleyhine  haksız fesih nedeniyle dava açmayacaklarına dair bir anlaşma imzalanmıştı. Başvuran işçiler, işverenleri aleyhine açtıkları davada bu anlaşmanın baskı altında yapıldığını ve bu nedenle geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdi. İspanya’daki iç hukuk sürecinde video kaydının hukuka aykırı olmadığına ve sözleşmenin feshinin haksız olmadığına karar verilmişti.  Başvuranlar AİHM’deki şikâyetlerinde ise hem görüntülerinin kaydedilmesinin AİHS 8. maddesindeki özel hayata saygı hakkının ihlali olduğunu hem de bu görüntülerin esas delil kabul edilerek işten çıkarılmalarının haksız olduğunu AİHS’in adil yargılanmayı düzenleyen 6. maddesine dayanarak ileri sürmüşlerdi.

Burada tüm kararı incelemek yerine AİHM’in benzer bir olayda ihlal bulunmadığına karar vermesine rağmen bu davada neden farklı değerlendirme yaptığına değinmekle yetineceğiz.  AİHS 6. madde şikayeti yönünden, yerel mahkemelerin dayandığı tek delilin bu tartışmaya konu görüntü kayıtları olmaması ve iç hukukta işverenle yaptıkları anlaşmanın, anlaşma yapılırken başvuranların temsilcisinin de görüşmelere katıldığı da dikkate alınarak, baskı altında yapıldığına ilişkin delil bulunmaması nedeniyle ihlal bulunmadığına oy birliğiyle karar verildiğini de belirtelim.

  Köpke kararıyla önündeki mevcut dava arasındaki farkı AİHM şu şekilde ortaya koymuştur;

Öncelikle Köpke kararının tarafı  Almanya’da o tarihlerde kişisel verilerin korunmasını düzenleyen açık bir yasal hükmün olmamasına rağmen mevcut olayda İspanya’nın iç hukukunda bu konunun ayrıntılı yasal düzenlemeye bağlandığı belirtilmiştir. İspanya’daki mevzuat veri kaydetmeden önce çok açık  bir şekilde ilgili kişilerin bu durumdan (görüntü kaydetmenin amacı, yöntemi, vs)  haberdar edilmelerini düzenliyormuş ( previously, explicitly, precisely, unambigiously). Yukarıda belirtildiği gibi somut olayda işçiler kayıt yapan kameraların bazıları hakkında bilgilendirilmemişlerdi.
İkinci olarak, Köpke kararında özellikle iki kişiden şüphelenilmiş ve sadece bu kişilerin gözlenmesi amaçlanmıştı. Somut olayda ise iş yerinde hırsızlık yapıldığına ilişkin genel bir şüphe vardı, ve münhasıran görüntüleri kaydedilen işçilerden şüphelenilmemişti.
Ayrıca Köpke davasındaki olayda görüntü kaydı süreyle sınırlıydı, somut olayda ise süre sınırı belirtilmemişti.
İşte bu gerekçelerle AİHM, Köpke kararından farklı bir sonuca vararak, özellikle İspanya jç hukukundaki düzenlemeye aykırı davranıldığı için, iş yerinde bu şekilde görüntü kaydedilmesi nedeniyle iş verenin mülkiyet hakkıyla  başvuranların özel hayata saygı hakkı arasında dengeyi kurmayarak pozitif yükümlülüğünü yerine getirmeyen hükümetin AİHS 8. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Tabiki kanun yaptıysan ona göre hareket edeceksin diyor AİHM, ama kanun yapılmazsa sorun olmayacak mıydı?  Ayrıca, bence ilgisiz olsa da, AİHM'in suç işleyenleri fazla koruduğuna yönelik gelen itirazlarda bu karar bundan sonra örnek verilebilecek kararlardan olacaktır. Zaten muhalefet şerhlerinden biri de buna yönelik.


Bu karara iki hakimin  manevi tazminat  verilmesi yönünden, bir hakimin de esas yönünden muhalefet kaldığını belirtelim. Rus Hakimin esas hakkındaki itirazı başvuran devletin orantısız ve keyfi uygulaması bulunmadığına, başvuranların kendi hatalarının sonucuna katlanmaları yerine ödüllendirilmelerinin yanlış olduğuna yönelik. AİHS’in yanlış yapanları koruyacak şekilde yorumlanmasına itiraz ettiğini belirtmiş. Bu demektir ki karar henüz kesinleşmediğine göre Büyük Daire önüne gitme ihtimali olan bir karar. Henüz kesin değil.
Karar Büyük Daireye gitti ve ihlal olmadığına karar verildi...

6 Aralık 2017 Çarşamba

Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararlarını Derli Toplu Halde Bulmamıza Yarayan Bir Web Sayfası



logoKoç Üniversitesi 'Anayasa Takip' projesiyle Anayasa Mahkemesi’nin tüm bireysel başvuru içtihadını saptanan lider kararlar temelinde tarayan ve analiz eden sistematik bir çalışma yürütmekteymiş.
Bu projenin web sayfasında https://anayasatakip.ku.edu.tr/proje-hakkinda/genel-bilgi/ bu bahsedilen lider kararların özetine, hatta ingilizce özetine bile ulaşabilirsiniz. Sitenin içeriği çok faydalı olacak nitelikte. Proje hakkında genel bilgi sayfasında projeyle çözüm aranan sorular “Anayasa Mahkemesi’nin Eylül 2012-Eylül 2017 arası değerlendirdiği bireysel başvurular, Mahkeme’nin Anayasa’yı ve Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu yorumlamasını ve yargı sistemi ile ilişkilerini ne yönde etkilemiştir ve bu etki(ler), Anayasa Mahkemesi’nin kendi içtihatları, Danıştay ve Yargıtay’ın içtihatlarında ne tür sonuçlar doğurmaktadır?”  olarak sayılmıştır. 
Bu alanda yapılan güzel bir çalışma, biz de bu projeyi takipte kalalım. 

24 Eylül 2017 Pazar

Anayasa Mahkemesinin Selçuk Özdemir Kararı

ANAYASA MAHKEMESİNİN, DARBE TEŞEBBÜSÜ SONRASINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUĞU İDDİASIYLA  HÂKİM OLAN BAŞVURUCU HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİNE İLİŞKİN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Anayasa Mahkemesi (AYM) 26.07.2017 tarihli ve 2016/49158 sayılı kararıyla başvurucu (eski hâkim) Selçuk Özdemir’in haksız tutukluluğa ilişkin şikâyetinin dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu karar hâkimlerin tutuklanmasına ilişkin aynı yöndeki başvurulara örnek teşkil edebilecek olması nedeniyle dikkat çekicidir. Ayrıca, AYM bu başvuruya diğer eski tarihli başvurulardan daha önce değerlendirmiştir.  Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu gerekçe ve bunun AYM’nin daha önceki kararlarıyla ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) içtihatlarıyla uyumu bakımından aşağıda değerlendirilecektir. AYM kararında da belirtildiği üzere Anayasa’nın 13, 19.  ve CMK’nın 100. maddelerine göre tutukluluğun temel iki şartı vardır. Bunların ilki kuvvetli suç şüphesi bulunması diğeri ise tutuklama nedenleri bulunmasıdır. Karar incelenirken bu hususları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Kuvvetli Suç Şüphesinin Bulunması

AYM, Selçuk Özdemir başvurusunda sadece ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını (hukukiliğini) incelemiştir. Bu başvuruda tutukluluk süresinin makul olup olmadığı incelenmemiştir.  Bunun sebebi -karardan anlaşıldığı kadarıyla- başvurucunun bu konuda şikâyeti bulunmamasıdır. AYM’nin kararda belirttiği gibi (para 63), “…başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun tüm delilleriyle ortaya konması her zaman mümkün olmayabilir. Suç isnadına dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarına tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir.”  Yani,  ilk başta bulunduğu söylenen deliller ilk tutukluluğu haklı kılsa bile sonraki aşamalarında tek başına tutukluluk için yeterli olmayacağı AİHM’in kabul ettiği temel ilkelerdendir.  Ancak bu başvuruda uzun tutukluluk başvurusu bulunmadığı için AYM’nin bu konudaki bakış açısını görebilmemiz mümkün olmamıştır.
AYM daha önceki Hebat Aslan ve Firas Aslan kararında uzun tutukluluk başvurusu olmamasına rağmen başvuranların tutukluğa ilişkin yaptıkları itirazların gerekçesiz olarak, daha doğrusu şablon ve matbu gerekçelerle reddedilmesini uzun tutukluluk kapsamında değerlendirmişti[1] (AYM, Başvuru no: 2014/4246, 23/11/2014). Anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun bu yönde de şikâyeti bulunmamaktadır. Oysaki devam eden tutukluluklarda tutukluluğun her aşamasından başvuru yapılan AYM veya AİHM’i haberdar edip başvuruyu yenilemek (uzun tutukluluk şikâyeti yoksa ek başvuru yapmak,  başvuru varsa bile itiraz dilekçelerini ve reddine ilişkin kararları göndermek, itiraz incelenmesine ilişkin şikâyetleri belirtmek) başvurucunun haklarının korunması bakımından önemlidir.
Burada incelenmesi gereken diğer bir husus da kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu göstermek amacıyla ortaya konulan delillerin tutuklama aşamasında dosyada bulunup bulunmadığı, Mahkeme kararında bu hususlara dayanılıp dayanılmadığıdır. Daha sonra dosyaya giren delillerin bulunması ilk baştaki tutukluluğun haksız olma durumunu ortadan kaldırmaz. Mahkemenin ilk tutuklama kararında bu delillere dayanılmamışsa, HSYK’nın kararı veya Adalet Bakanlığının görüşü tutuklamayı haklı hale getirmez. Çünkü delilleri değerlendirecek olan tutuklama kararını veren hâkim veya itirazı inceleyecek hâkim veya hâkimlerdir. AİHS 5/1-c de belirtildiği üzere özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi derhal bir hâkim önüne çıkarılmalıdır. Hâkimin önüne konulan delilleri değerlendirerek kuvvetli suç şüphesinin varlığına kanaat getirmesi gerekir (AİHM, Assenov/Bulgaristan, para 146). Aksi halde bu karar hâkim kararı olmayacaktır. Daha sonradan ortaya konulan delillerin ve tutuklama gerekçelerinin Anayasa Mahkemesi veya AİHM önünde ileri sürülmesi mümkün değildir (Bkz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, D.J Harris, M.O Boyle, E.P. Bates, C.M. Buckley, Avrupa Konseyi Yayını, 2013, s. 177). Somut dosyada AYM kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren bazı delillerin dosyaya giriş tarihinin tutuklama kararından sonra olduğu görülmektedir (AYM, Selçuk Özdemir, para 33/i, iv ve v). Bu sayılan nedenlerle  AYM’nin değerlendirmesinde bu deliller dikkate alınmamalıydı.
Anayasa Mahkemesi Başvuranın uzun tutukluluk, kararların gerekçesiz olması şikâyetine yer vermemesine (ve bu konuda inceleme yapmamasına) rağmen tutukluluk değerlendirilmesine ilişkin kararlardaki gerekçeleri de haksız tutuklama olup olmadığını incelerken değerlendirmeye almıştır. Aslında ilk tutuklama kararı ve bu karara itiraza ilişkin kararlar ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını değerlendirmede önemlidir.  Çünkü kuvvetli suç şüphesi tutukluluğun her aşamasında olmazsa olmaz şarttır.  Tutukluluğun değerlendirilmesine veya tahliye taleplerinin reddine itiraza ilişkin kararlardaki ortaya konan gerekçelerin ilk tutuklamayı haklı kılmak için değil devam eden tutukluluğun haklılığını değerlendirirken incelenmesi gereklidir (AY 19/7 ve AİHS 5/3). Bu nedenle AYM’nin  ilk tutuklama kararının hukukiliğini değerlendirirken kuvvetli suç şüphesini sonraki kararlara dayandırarak açıklaması kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Başvuranın 11/08/2016 tarihinde tutukluluğuna karar veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin kararında HSYK’nın açığa alma kararına değinilmektedir. Bazı şüpheli beyanlarından da bahsedilmektedir.  Yukarıda da belirtildiği gibi, AYM’nin kararında ele alabileceği deliller bu delillerle sınırlıdır. Sonradan dosyaya giren deliller, Adalet Bakanlığının görüşünde yer alan ancak kararı veren hâkimin ilk karar aşamasında değerlendirmesinden geçmeyen deliler AYM tarafından kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde esasa alınamaz. Bu yönden değerlendirme yapmak için dosyanın tamamını görmek gereklidir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı olup olmadığı da tutukluluk açısından önemsiz değildir. Ancak burada bu hususu değerlendirmeyip, ilk aşamada delillerin takdirine yönelik değerlendirmenin (açıkça hukuka aykırı deliller dışında) sınırlı kalmasının işin doğası gereği olduğunu ve AİHM kararlarında da genel olarak kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde hükümetin takdir yetkisinin geniş bırakıldığını belirtmekle yetineceğiz. Bu itibarla bu dosyanın daha olağanüstü hal ilan edilmeden ve hiçbir delilin hâkim önüne sunulmadığı aşamada tutuklanan kişiler açısından içtihat teşkil etmeyeceği, yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunun da bu aşamada tutuklanmış olması nedeniyle bu kararın yargı mensuplarının tutukluluğunda içtihat  oluşturma yönünden eksik kalabileceğini düşünmekteyiz.

Tutuklama Nedenlerinin Varlığı

 Anayasamızın 19/3 ve CMK ‘nın 100 ve 102. maddelerine göre tek başına kuvvetli suç şüphesi bulunması tutuklamayı haklı kılmaz, bunun yanı sıra anılan maddelerde sayılan kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi, tanık/mağdur veya başkalarına baskı yapma şüphesi gibi kanunda sınırlı sayıda bulunun tutuklama nedenlerinin de bulunması gereklidir.  Selçuk Özdemir Başvurusunda ilk tutuklama kararını veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesi adaletin işleyişine müdahale ihtimalini tutuklama nedeni olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra delil karartma şüphesi bulunduğundan ve CMK 100. maddede sayılan tutuklama karinesinden bahsetmiştir. İtirazı inceleyen Mahkeme ise kaçma şüphesinden bahsetmiştir[2].
Bilindiği üzere Mahkemelerce ortaya konulan gerekçelerin somut dosya ile ilgili ve yeterli olması gereklidir. Soyut, ilgisiz ve hepsinden önemlisi kanundan kaynaklanmayan gerekçeler tutuklamayı haklı kılmaz (AİHM, Stögmüller, para 4 ve 15). Öncelikle adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin CMK da karşılığı delil karartma olabilir.  Mahkeme her iki gerekçeyi ayrı ayrı yazmıştır. Açıkça adaletin işleyişine müdahale şeklinde yazılmış bir gerekçe CMK’ da yoktur. CMK 100. maddesindeki tutuklama nedenleri sınırlı gerekçeler arasında bulunmayan bir gerekçe yorum yoluyla madde kapsamına dahil edilemez. Ayrıca bu başvuruda ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza Mahkemesinin adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin başvurucunun hâkim olması nedeniyle uyguladığı düşünülmektedir (Mahkemenin gerekçesi soyut olduğundan tam olarak kastedilen anlaşılamamaktadır). Aynı Mahkeme başvuranın açığa alındığını da belirtmiştir. Açığa alınan bir hâkimin yargısal yetkileri kalmaması nedeniyle adaletin işleyişine nasıl müdahale edeceği izah edilemez.
Delil karartma şüphesi için başvuranın somut dosyasının ötesinde darbe teşebbüsüne ilişkin delillerden bahsedilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere delillerin dosya ile ilgili olması gerekir. Başvuran hakkında darbeye teşebbüs suçu iddiası bulunmadığından bu gerekçe başvuran açısından ilgisizdir. Ayrıca  AYM kararında başvuran hakkındaki iddianamede yer alan deliller gösterildiği halde buradaki delillerden hangisinin toplanmasının başvuranın tutuklanmasını gerektirdiği belli değildir. Digital deliller de zaten elde edildiğinden incelenme aşamasının uzaması başvuranın tutuklanmasına gerekçe olamaz. Tam aksine gecikme başvuranın makul sürede adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilecektir.
Kaçma şüphesi de kararda herhangi bir somut olguya dayanılmadan soyut olarak bahsedilmiştir. Başvuran Ağustos ayına kadar hâkim olarak görev yaptığını ve kaçma ihtimali bulunduğu halde açığa alındığını öğrenmesine rağmen kaçmadığını belirttiğine göre kaçma şüphesi gerekçesine dayanılabilmesi için başvurucunun bu iddiasının çürütülmesi gerekir. Ancak itiraz Mahkemesi soyut olarak bu gerekçeye dayanmış, başvuranın iddiasına karşı bir şey söylememiştir.
Anayasa Mahkemesi bu başvuruda AİHM’in tutukluluğa ilişkin yeni tarihli içtihatlarına hiç başvurmamıştır. Oysa ki AİHM Büyük Dairesinin  Buzadji/Moldova kararı ( Başvuru no:  2012/16483 15/12/2016) tutuklama konusunda önceki kararların gözen geçirilmesini gerektirecek bir karardır. Bu karara göre katalog suçlar diye bir kavram tutuklama gerekçesi olarak kabul edilemez. AİHM bu kararını verirken Avrupa Konseyi ülkelerinin tutuklama nedenlerine ilişkin yasal düzenlemelerini incelemiş ve katalog suç kavramına yer veren ülkeler arasında CMK’ daki düzenlemede değerlendirilmiştir. Yani artık katalog suç kavramına dayanılarak tutuklama nedenlerinin varmış gibi hareket edilmesi, geçiştirilmesi düşünülemez.
“Katalog suç” gerekçesine dayanılamayacağı gibi artık tutuklama nedenlerinin tutuklama anında ortaya konulması gereklidir. Önceden AİHM, özellikle atılı suç yönünden öngörülen cezanın ağır olduğu suçlarda, yerel mahkemelerin soyut tutuklama gerekçelerini yeterli görüyor, sonraki kararlarda somut delillerin ortaya konulması gerektiğini belirtiyordu.  Yukarıda bahsedilen Bujadzi kararında AİHM eski içtihatlarını değiştirdiğini belirterek tutuklama nedenlerinin ilk tutukluluk anından sonra ortaya konması gerektiğini belirtilmiştir (para 102). Bu karadan sonra AYM’nin tutuklama nedenlerinin varlığını değerlendirirken bu karardan hiç bahsetmemesi ilginçtir.

Olağanüstü Hal
Selçuk Özdemir başvurusunda AYM bu kararda esastan inceleme yaparak ihlal nedenleri bulunmadığından olağanüstü hal hükümlerinin[3] bu dosyada uygulanmasına gerek olmadığına karar vermiştir (para 84). Yani ihlal bulsaydı bile olağanüstü hal nedeniyle Anayasanın ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin maddelerden feragat edildiği için bu kez OHAL nedeniyle ihlale hükmetmeyebilecekti. Ancak burada AYM olağanüstü halde sadece olağanüstü hal gerekçelerinin gerektirdiği kadar ve zorunlu tedbirler arasında neden darbeye karıştığı iddiası bulunmayan hâkimin tutuklanmasının yer aldığını gerekçelendirilmesi gerekecekti.  
AİHM Zeynep Mercan kararında (Başvuru No. 56511/16, 08/11/2016, para 26) başvurucunun iç hukuk yolları bulunmadığı iddiasına karşı “Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.” Demek suretiyle başvuru yolunun bulunduğunu kabul etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarıyla ilk OHAL ilan edildiği tarihten önce tutuklananlar için Anayasa’nın 15. Maddesi ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkından feragat edilmesi (derogasyon) mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri kararında da (para 159) belirtilmiştir.

Sonuç
Selçuk Özdemir başvurusu tutuklu eski hakim savcılar için örnek teşkil edebilecek gibi görünse de aslında şikâyet konusunun sınırlı olmasından ve tutuklanma tarihinin OHAL ilanından sonra olması nedeniyle içtihat oluşturabilecek bir karar niteliğinde olmadığını düşünüyorum. Başvurunun konusu sadece tutuklamanın haksız olup olmadığı ile sınırlı olduğundan uzun tutukluluk,  tutukluluğa itiraz incelemesinin usulü, dosyaya erişim hakkının kısıtlanması, itiraz sürecinde cezaevinde avukatla görüşme yasağı bulunup bulunmadığı gibi bu dönemde şikâyet konusu olabilecek pek çok husus incelenmemiştir. Haksız tutuklamaya ilişkin şikâyet konusu ise çok dar kapsamlı incelenmiştir. İddiaların dayanaktan yoksun olması nedeniyle red kararı verilmiş ise de AYM başvuruda ihlal bulsa  dahi son tahlilde incelemeyi OHAL kapsamında yapabileceğini belirterek Aydın Yavuz başvurusundaki ilkelerin uygulanabileceğine işaret etmiştir. İncelemeye konu başvurunun daha eski tarihli başvurulara göre öncelik verilip incelendiği anlaşılmakta ise de başvuru konusunun sınırlı olması, başvurucunun hâkim olmasının, bir hâkimin tutuklanmasının yaratacağı etki ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki etkisinin hiç dikkate alınmamış olması nedeniyle, kararın AYM’nin içtihat oluşturabilecek nitelikte bir kararı olmadığını düşünmekteyiz.
Bu kararda dikkat çeken diğer bir husus da AYM’nin kararları incelerken sadece başvurucunun şikâyetinde belirttiği hususları inceleyebileceğinin bir kez daha anlaşılmasıdır. Başvuru yapılırken ihlal edilen Anayasa hükümleri veya AİHS maddeleri tek tek belirtilmemiş olabilir, ama başvurucunun tüm şikâyet konularını başvurusunda belirtmesi (anlatması) gerekir. Şikâyete konu olabilecek, sonradan ortaya çıkan hususların da ek başvuru olarak mutlaka iletilmesi gerekir. Bu başvuruda başvurunun tutukluluğu bir yıla yaklaşmasına rağmen uzun tutukluluk veya itiraz incelemesinin Anayasa’ya uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir değerlendirme görmememizin sebebi başvurucunun bu hususları şikâyetinde belirtmemiş olmasıdır. Bu nedenle kararın kısıtlı kalmasının bir sebebi de başvurucunun yansıttığı şikâyetin sınırlı olmasındandır.











[1] Bu husus AİHM’in aynı başvuranlar hakkında AYM kararı sonrasında verdiği kabul edilemezlik kararında belirtilmiştir. Bu nedenle ayrıntılı bilgi için bkz: AİHM, Hebat Aslan ve Firas Aslan, Başvuru no: 15048/09, 28/10/2014, para 23.
[2] Bu yazıdaki olaylara ilişkin bilgilerin kaynağı başvuran hakkındaki incelemeye konu AYM kararıdır.
[3] OHAL ilan süreci ve bu dönemde uygulanmak üzer yapılan düzenlemeler için bkz: AYM, Aydın Yavuz ve Diğerleri, Başvuru no:2016/22169, 20/06/2017, para 51-66.