ANAYASA MAHKEMESİNİN, DARBE
TEŞEBBÜSÜ SONRASINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ
OLDUĞU İDDİASIYLA HÂKİM OLAN BAŞVURUCU HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİNE İLİŞKİN KARARININ
DEĞERLENDİRİLMESİ
Anayasa Mahkemesi (AYM)
26.07.2017 tarihli ve 2016/49158 sayılı kararıyla başvurucu (eski hâkim) Selçuk
Özdemir’in haksız tutukluluğa ilişkin şikâyetinin dayanaktan yoksun olması
nedeniyle kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu karar hâkimlerin
tutuklanmasına ilişkin aynı yöndeki başvurulara örnek teşkil edebilecek olması
nedeniyle dikkat çekicidir. Ayrıca, AYM bu başvuruya diğer eski tarihli
başvurulardan daha önce değerlendirmiştir.
Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu gerekçe ve bunun AYM’nin
daha önceki kararlarıyla ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM)
içtihatlarıyla uyumu bakımından aşağıda değerlendirilecektir. AYM kararında da
belirtildiği üzere Anayasa’nın 13, 19.
ve CMK’nın 100. maddelerine göre tutukluluğun temel iki şartı vardır.
Bunların ilki kuvvetli suç şüphesi bulunması diğeri ise tutuklama nedenleri
bulunmasıdır. Karar incelenirken bu hususları ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Kuvvetli Suç Şüphesinin Bulunması
AYM, Selçuk Özdemir başvurusunda
sadece ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını (hukukiliğini) incelemiştir. Bu
başvuruda tutukluluk süresinin makul olup olmadığı incelenmemiştir. Bunun sebebi -karardan anlaşıldığı kadarıyla- başvurucunun bu konuda şikâyeti
bulunmamasıdır. AYM’nin kararda belirttiği gibi (para
63), “…başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun
tüm delilleriyle ortaya konması her zaman mümkün olmayabilir. Suç isnadına
dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular
ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarına tartışılacak olan ve mahkûmiyete
gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir.” Yani, ilk başta bulunduğu söylenen deliller ilk
tutukluluğu haklı kılsa bile sonraki aşamalarında tek başına tutukluluk için
yeterli olmayacağı AİHM’in kabul ettiği temel ilkelerdendir. Ancak bu başvuruda uzun tutukluluk başvurusu
bulunmadığı için AYM’nin bu konudaki bakış açısını görebilmemiz mümkün
olmamıştır.
AYM daha önceki Hebat Aslan ve
Firas Aslan kararında uzun tutukluluk başvurusu olmamasına rağmen başvuranların
tutukluğa ilişkin yaptıkları itirazların gerekçesiz olarak, daha doğrusu şablon
ve matbu gerekçelerle reddedilmesini uzun tutukluluk kapsamında
değerlendirmişti[1] (AYM,
Başvuru no: 2014/4246, 23/11/2014). Anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun bu yönde
de şikâyeti bulunmamaktadır. Oysaki devam eden tutukluluklarda tutukluluğun her
aşamasından başvuru yapılan AYM veya AİHM’i haberdar edip başvuruyu yenilemek (uzun tutukluluk şikâyeti yoksa ek başvuru yapmak, başvuru varsa bile itiraz dilekçelerini ve
reddine ilişkin kararları göndermek, itiraz incelenmesine ilişkin şikâyetleri
belirtmek) başvurucunun haklarının korunması bakımından önemlidir.
Burada incelenmesi gereken diğer
bir husus da kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu göstermek amacıyla ortaya
konulan delillerin tutuklama aşamasında dosyada bulunup bulunmadığı, Mahkeme
kararında bu hususlara dayanılıp dayanılmadığıdır. Daha sonra dosyaya giren
delillerin bulunması ilk baştaki tutukluluğun haksız olma durumunu ortadan
kaldırmaz. Mahkemenin ilk tutuklama kararında bu delillere dayanılmamışsa,
HSYK’nın kararı veya Adalet Bakanlığının görüşü tutuklamayı haklı hale
getirmez. Çünkü delilleri değerlendirecek olan tutuklama kararını veren hâkim
veya itirazı inceleyecek hâkim veya hâkimlerdir. AİHS 5/1-c de belirtildiği
üzere özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi derhal bir hâkim önüne
çıkarılmalıdır. Hâkimin önüne konulan delilleri değerlendirerek kuvvetli suç
şüphesinin varlığına kanaat getirmesi gerekir (AİHM, Assenov/Bulgaristan, para
146). Aksi halde bu karar hâkim kararı olmayacaktır. Daha sonradan ortaya
konulan delillerin ve tutuklama gerekçelerinin Anayasa Mahkemesi veya AİHM
önünde ileri sürülmesi mümkün değildir (Bkz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
Hukuku, D.J Harris, M.O Boyle, E.P. Bates, C.M. Buckley, Avrupa Konseyi Yayını,
2013, s. 177). Somut dosyada AYM kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini
gösteren bazı delillerin dosyaya giriş tarihinin tutuklama kararından sonra
olduğu görülmektedir (AYM, Selçuk Özdemir, para 33/i, iv ve v). Bu sayılan
nedenlerle AYM’nin değerlendirmesinde bu
deliller dikkate alınmamalıydı.
Anayasa Mahkemesi Başvuranın uzun
tutukluluk, kararların gerekçesiz olması şikâyetine yer vermemesine (ve bu
konuda inceleme yapmamasına) rağmen tutukluluk değerlendirilmesine ilişkin
kararlardaki gerekçeleri de haksız tutuklama olup olmadığını incelerken
değerlendirmeye almıştır. Aslında ilk tutuklama kararı ve bu karara itiraza
ilişkin kararlar ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını değerlendirmede
önemlidir. Çünkü kuvvetli suç şüphesi
tutukluluğun her aşamasında olmazsa olmaz şarttır. Tutukluluğun değerlendirilmesine veya tahliye
taleplerinin reddine itiraza ilişkin kararlardaki ortaya konan gerekçelerin ilk
tutuklamayı haklı kılmak için değil devam eden tutukluluğun haklılığını
değerlendirirken incelenmesi gereklidir (AY 19/7 ve AİHS 5/3). Bu nedenle AYM’nin
ilk tutuklama kararının hukukiliğini
değerlendirirken kuvvetli suç şüphesini sonraki kararlara dayandırarak
açıklaması kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Başvuranın 11/08/2016 tarihinde
tutukluluğuna karar veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin kararında HSYK’nın açığa
alma kararına değinilmektedir. Bazı şüpheli beyanlarından da bahsedilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, AYM’nin
kararında ele alabileceği deliller bu delillerle sınırlıdır. Sonradan dosyaya giren
deliller, Adalet Bakanlığının görüşünde yer alan ancak kararı veren hâkimin ilk
karar aşamasında değerlendirmesinden geçmeyen deliler AYM tarafından kuvvetli
suç şüphesi değerlendirmesinde esasa alınamaz. Bu yönden değerlendirme yapmak
için dosyanın tamamını görmek gereklidir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı
olup olmadığı da tutukluluk açısından önemsiz değildir. Ancak burada bu hususu
değerlendirmeyip, ilk aşamada delillerin takdirine yönelik değerlendirmenin
(açıkça hukuka aykırı deliller dışında) sınırlı kalmasının işin doğası gereği
olduğunu ve AİHM kararlarında da genel olarak kuvvetli suç şüphesi
değerlendirmesinde hükümetin takdir yetkisinin geniş bırakıldığını belirtmekle
yetineceğiz. Bu itibarla bu dosyanın daha olağanüstü hal ilan edilmeden ve
hiçbir delilin hâkim önüne sunulmadığı aşamada tutuklanan kişiler açısından
içtihat teşkil etmeyeceği, yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunun da bu
aşamada tutuklanmış olması nedeniyle bu kararın yargı mensuplarının
tutukluluğunda içtihat oluşturma
yönünden eksik kalabileceğini düşünmekteyiz.
Tutuklama Nedenlerinin Varlığı
Anayasamızın 19/3 ve CMK ‘nın 100 ve 102. maddelerine
göre tek başına kuvvetli suç şüphesi bulunması tutuklamayı haklı kılmaz, bunun
yanı sıra anılan maddelerde sayılan kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi,
tanık/mağdur veya başkalarına baskı yapma şüphesi gibi kanunda sınırlı sayıda
bulunun tutuklama nedenlerinin de bulunması gereklidir. Selçuk Özdemir Başvurusunda ilk tutuklama
kararını veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesi adaletin işleyişine müdahale
ihtimalini tutuklama nedeni olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra delil
karartma şüphesi bulunduğundan ve CMK 100. maddede sayılan tutuklama
karinesinden bahsetmiştir. İtirazı inceleyen Mahkeme ise kaçma şüphesinden
bahsetmiştir[2].
Bilindiği üzere Mahkemelerce
ortaya konulan gerekçelerin somut dosya ile ilgili ve yeterli olması
gereklidir. Soyut, ilgisiz ve hepsinden önemlisi kanundan kaynaklanmayan
gerekçeler tutuklamayı haklı kılmaz (AİHM, Stögmüller, para 4 ve 15). Öncelikle
adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin CMK da karşılığı delil karartma
olabilir. Mahkeme her iki gerekçeyi ayrı
ayrı yazmıştır. Açıkça adaletin işleyişine müdahale şeklinde yazılmış bir
gerekçe CMK’ da yoktur. CMK 100. maddesindeki tutuklama nedenleri sınırlı
gerekçeler arasında bulunmayan bir gerekçe yorum yoluyla madde kapsamına dahil
edilemez. Ayrıca bu başvuruda ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza
Mahkemesinin adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin başvurucunun hâkim
olması nedeniyle uyguladığı düşünülmektedir (Mahkemenin gerekçesi soyut
olduğundan tam olarak kastedilen anlaşılamamaktadır). Aynı Mahkeme başvuranın
açığa alındığını da belirtmiştir. Açığa alınan bir hâkimin yargısal yetkileri
kalmaması nedeniyle adaletin işleyişine nasıl müdahale edeceği izah edilemez.
Delil karartma şüphesi için
başvuranın somut dosyasının ötesinde darbe teşebbüsüne ilişkin delillerden
bahsedilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere delillerin dosya ile ilgili olması
gerekir. Başvuran hakkında darbeye teşebbüs suçu iddiası bulunmadığından bu
gerekçe başvuran açısından ilgisizdir. Ayrıca
AYM kararında başvuran hakkındaki iddianamede yer alan deliller
gösterildiği halde buradaki delillerden hangisinin toplanmasının başvuranın tutuklanmasını
gerektirdiği belli değildir. Digital deliller de zaten elde edildiğinden
incelenme aşamasının uzaması başvuranın tutuklanmasına gerekçe olamaz. Tam
aksine gecikme başvuranın makul sürede adil yargılanma hakkının ihlaline neden
olabilecektir.
Kaçma şüphesi de kararda herhangi
bir somut olguya dayanılmadan soyut olarak bahsedilmiştir. Başvuran Ağustos
ayına kadar hâkim olarak görev yaptığını ve kaçma ihtimali bulunduğu halde açığa
alındığını öğrenmesine rağmen kaçmadığını belirttiğine göre kaçma şüphesi
gerekçesine dayanılabilmesi için başvurucunun bu iddiasının çürütülmesi
gerekir. Ancak itiraz Mahkemesi soyut olarak bu gerekçeye dayanmış, başvuranın
iddiasına karşı bir şey söylememiştir.
Anayasa Mahkemesi bu başvuruda
AİHM’in tutukluluğa ilişkin yeni tarihli içtihatlarına hiç başvurmamıştır. Oysa
ki AİHM Büyük Dairesinin Buzadji/Moldova
kararı ( Başvuru no: 2012/16483
15/12/2016) tutuklama konusunda önceki kararların gözen geçirilmesini
gerektirecek bir karardır. Bu karara göre katalog suçlar diye bir kavram
tutuklama gerekçesi olarak kabul edilemez. AİHM bu kararını verirken Avrupa
Konseyi ülkelerinin tutuklama nedenlerine ilişkin yasal düzenlemelerini
incelemiş ve katalog suç kavramına yer veren ülkeler arasında CMK’ daki
düzenlemede değerlendirilmiştir. Yani artık katalog suç kavramına dayanılarak
tutuklama nedenlerinin varmış gibi hareket edilmesi, geçiştirilmesi
düşünülemez.
“Katalog suç” gerekçesine
dayanılamayacağı gibi artık tutuklama nedenlerinin tutuklama anında ortaya
konulması gereklidir. Önceden AİHM, özellikle atılı suç yönünden öngörülen cezanın ağır olduğu
suçlarda, yerel mahkemelerin soyut tutuklama gerekçelerini yeterli görüyor,
sonraki kararlarda somut delillerin ortaya konulması gerektiğini
belirtiyordu. Yukarıda bahsedilen
Bujadzi kararında AİHM eski içtihatlarını değiştirdiğini belirterek tutuklama
nedenlerinin ilk tutukluluk anından sonra ortaya konması gerektiğini
belirtilmiştir (para 102). Bu karadan sonra AYM’nin tutuklama nedenlerinin
varlığını değerlendirirken bu karardan hiç bahsetmemesi ilginçtir.
Olağanüstü Hal
Selçuk Özdemir başvurusunda AYM
bu kararda esastan inceleme yaparak ihlal nedenleri bulunmadığından olağanüstü
hal hükümlerinin[3] bu
dosyada uygulanmasına gerek olmadığına karar vermiştir (para 84). Yani ihlal
bulsaydı bile olağanüstü hal nedeniyle Anayasanın ve AİHS’in 15. Maddesine göre
özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin maddelerden feragat edildiği için bu kez
OHAL nedeniyle ihlale hükmetmeyebilecekti. Ancak burada AYM olağanüstü halde
sadece olağanüstü hal gerekçelerinin gerektirdiği kadar ve zorunlu tedbirler
arasında neden darbeye karıştığı iddiası bulunmayan hâkimin tutuklanmasının yer
aldığını gerekçelendirilmesi gerekecekti.
AİHM Zeynep Mercan kararında (Başvuru
No. 56511/16, 08/11/2016, para 26) başvurucunun iç hukuk yolları
bulunmadığı iddiasına karşı “Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü
hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir
olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun
bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.” Demek suretiyle başvuru
yolunun bulunduğunu kabul etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarıyla ilk OHAL ilan
edildiği tarihten önce tutuklananlar için Anayasa’nın 15. Maddesi ve AİHS’in
15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkından feragat edilmesi (derogasyon)
mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri
kararında da (para 159) belirtilmiştir.
Sonuç
Selçuk Özdemir başvurusu tutuklu
eski hakim savcılar için örnek teşkil edebilecek gibi görünse de aslında
şikâyet konusunun sınırlı olmasından ve tutuklanma tarihinin OHAL ilanından
sonra olması nedeniyle içtihat oluşturabilecek bir karar niteliğinde olmadığını
düşünüyorum. Başvurunun konusu sadece tutuklamanın haksız olup olmadığı ile
sınırlı olduğundan uzun tutukluluk, tutukluluğa itiraz incelemesinin usulü,
dosyaya erişim hakkının kısıtlanması, itiraz sürecinde cezaevinde avukatla görüşme
yasağı bulunup bulunmadığı gibi bu dönemde şikâyet konusu olabilecek pek çok
husus incelenmemiştir. Haksız tutuklamaya ilişkin şikâyet konusu ise çok dar
kapsamlı incelenmiştir. İddiaların dayanaktan yoksun olması nedeniyle red
kararı verilmiş ise de AYM başvuruda ihlal bulsa dahi son tahlilde
incelemeyi OHAL kapsamında yapabileceğini belirterek Aydın Yavuz başvurusundaki
ilkelerin uygulanabileceğine işaret etmiştir. İncelemeye konu başvurunun daha
eski tarihli başvurulara göre öncelik verilip incelendiği anlaşılmakta ise de
başvuru konusunun sınırlı olması, başvurucunun hâkim olmasının, bir hâkimin
tutuklanmasının yaratacağı etki ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki
etkisinin hiç dikkate alınmamış olması nedeniyle, kararın AYM’nin içtihat oluşturabilecek
nitelikte bir kararı olmadığını düşünmekteyiz.
Bu kararda dikkat çeken diğer bir
husus da AYM’nin kararları incelerken sadece başvurucunun şikâyetinde belirttiği
hususları inceleyebileceğinin bir kez daha anlaşılmasıdır. Başvuru yapılırken
ihlal edilen Anayasa hükümleri veya AİHS maddeleri tek tek belirtilmemiş
olabilir, ama başvurucunun tüm şikâyet konularını başvurusunda belirtmesi (anlatması)
gerekir. Şikâyete konu olabilecek, sonradan ortaya çıkan hususların da ek
başvuru olarak mutlaka iletilmesi gerekir. Bu başvuruda başvurunun tutukluluğu
bir yıla yaklaşmasına rağmen uzun tutukluluk veya itiraz incelemesinin
Anayasa’ya uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir değerlendirme
görmememizin sebebi başvurucunun bu hususları şikâyetinde belirtmemiş
olmasıdır. Bu nedenle kararın kısıtlı kalmasının bir sebebi de başvurucunun
yansıttığı şikâyetin sınırlı olmasındandır.
[1] Bu husus
AİHM’in aynı başvuranlar hakkında AYM kararı sonrasında verdiği kabul
edilemezlik kararında belirtilmiştir. Bu nedenle ayrıntılı bilgi için bkz:
AİHM, Hebat Aslan ve Firas Aslan, Başvuru no: 15048/09, 28/10/2014, para 23.
[2] Bu
yazıdaki olaylara ilişkin bilgilerin kaynağı başvuran hakkındaki incelemeye
konu AYM kararıdır.
[3] OHAL
ilan süreci ve bu dönemde uygulanmak üzer yapılan düzenlemeler için bkz: AYM,
Aydın Yavuz ve Diğerleri, Başvuru no:2016/22169, 20/06/2017, para 51-66.