24 Eylül 2017 Pazar

Anayasa Mahkemesinin Selçuk Özdemir Kararı

ANAYASA MAHKEMESİNİN, DARBE TEŞEBBÜSÜ SONRASINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLDUĞU İDDİASIYLA  HÂKİM OLAN BAŞVURUCU HAKKINDA YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMADA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİNE İLİŞKİN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Anayasa Mahkemesi (AYM) 26.07.2017 tarihli ve 2016/49158 sayılı kararıyla başvurucu (eski hâkim) Selçuk Özdemir’in haksız tutukluluğa ilişkin şikâyetinin dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna hükmetti. Bu karar hâkimlerin tutuklanmasına ilişkin aynı yöndeki başvurulara örnek teşkil edebilecek olması nedeniyle dikkat çekicidir. Ayrıca, AYM bu başvuruya diğer eski tarihli başvurulardan daha önce değerlendirmiştir.  Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu gerekçe ve bunun AYM’nin daha önceki kararlarıyla ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) içtihatlarıyla uyumu bakımından aşağıda değerlendirilecektir. AYM kararında da belirtildiği üzere Anayasa’nın 13, 19.  ve CMK’nın 100. maddelerine göre tutukluluğun temel iki şartı vardır. Bunların ilki kuvvetli suç şüphesi bulunması diğeri ise tutuklama nedenleri bulunmasıdır. Karar incelenirken bu hususları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Kuvvetli Suç Şüphesinin Bulunması

AYM, Selçuk Özdemir başvurusunda sadece ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını (hukukiliğini) incelemiştir. Bu başvuruda tutukluluk süresinin makul olup olmadığı incelenmemiştir.  Bunun sebebi -karardan anlaşıldığı kadarıyla- başvurucunun bu konuda şikâyeti bulunmamasıdır. AYM’nin kararda belirttiği gibi (para 63), “…başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun tüm delilleriyle ortaya konması her zaman mümkün olmayabilir. Suç isnadına dolayısıyla tutuklamaya esas teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarına tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir.”  Yani,  ilk başta bulunduğu söylenen deliller ilk tutukluluğu haklı kılsa bile sonraki aşamalarında tek başına tutukluluk için yeterli olmayacağı AİHM’in kabul ettiği temel ilkelerdendir.  Ancak bu başvuruda uzun tutukluluk başvurusu bulunmadığı için AYM’nin bu konudaki bakış açısını görebilmemiz mümkün olmamıştır.
AYM daha önceki Hebat Aslan ve Firas Aslan kararında uzun tutukluluk başvurusu olmamasına rağmen başvuranların tutukluğa ilişkin yaptıkları itirazların gerekçesiz olarak, daha doğrusu şablon ve matbu gerekçelerle reddedilmesini uzun tutukluluk kapsamında değerlendirmişti[1] (AYM, Başvuru no: 2014/4246, 23/11/2014). Anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun bu yönde de şikâyeti bulunmamaktadır. Oysaki devam eden tutukluluklarda tutukluluğun her aşamasından başvuru yapılan AYM veya AİHM’i haberdar edip başvuruyu yenilemek (uzun tutukluluk şikâyeti yoksa ek başvuru yapmak,  başvuru varsa bile itiraz dilekçelerini ve reddine ilişkin kararları göndermek, itiraz incelenmesine ilişkin şikâyetleri belirtmek) başvurucunun haklarının korunması bakımından önemlidir.
Burada incelenmesi gereken diğer bir husus da kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu göstermek amacıyla ortaya konulan delillerin tutuklama aşamasında dosyada bulunup bulunmadığı, Mahkeme kararında bu hususlara dayanılıp dayanılmadığıdır. Daha sonra dosyaya giren delillerin bulunması ilk baştaki tutukluluğun haksız olma durumunu ortadan kaldırmaz. Mahkemenin ilk tutuklama kararında bu delillere dayanılmamışsa, HSYK’nın kararı veya Adalet Bakanlığının görüşü tutuklamayı haklı hale getirmez. Çünkü delilleri değerlendirecek olan tutuklama kararını veren hâkim veya itirazı inceleyecek hâkim veya hâkimlerdir. AİHS 5/1-c de belirtildiği üzere özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi derhal bir hâkim önüne çıkarılmalıdır. Hâkimin önüne konulan delilleri değerlendirerek kuvvetli suç şüphesinin varlığına kanaat getirmesi gerekir (AİHM, Assenov/Bulgaristan, para 146). Aksi halde bu karar hâkim kararı olmayacaktır. Daha sonradan ortaya konulan delillerin ve tutuklama gerekçelerinin Anayasa Mahkemesi veya AİHM önünde ileri sürülmesi mümkün değildir (Bkz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, D.J Harris, M.O Boyle, E.P. Bates, C.M. Buckley, Avrupa Konseyi Yayını, 2013, s. 177). Somut dosyada AYM kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren bazı delillerin dosyaya giriş tarihinin tutuklama kararından sonra olduğu görülmektedir (AYM, Selçuk Özdemir, para 33/i, iv ve v). Bu sayılan nedenlerle  AYM’nin değerlendirmesinde bu deliller dikkate alınmamalıydı.
Anayasa Mahkemesi Başvuranın uzun tutukluluk, kararların gerekçesiz olması şikâyetine yer vermemesine (ve bu konuda inceleme yapmamasına) rağmen tutukluluk değerlendirilmesine ilişkin kararlardaki gerekçeleri de haksız tutuklama olup olmadığını incelerken değerlendirmeye almıştır. Aslında ilk tutuklama kararı ve bu karara itiraza ilişkin kararlar ilk tutuklamanın haksız olup olmadığını değerlendirmede önemlidir.  Çünkü kuvvetli suç şüphesi tutukluluğun her aşamasında olmazsa olmaz şarttır.  Tutukluluğun değerlendirilmesine veya tahliye taleplerinin reddine itiraza ilişkin kararlardaki ortaya konan gerekçelerin ilk tutuklamayı haklı kılmak için değil devam eden tutukluluğun haklılığını değerlendirirken incelenmesi gereklidir (AY 19/7 ve AİHS 5/3). Bu nedenle AYM’nin  ilk tutuklama kararının hukukiliğini değerlendirirken kuvvetli suç şüphesini sonraki kararlara dayandırarak açıklaması kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Başvuranın 11/08/2016 tarihinde tutukluluğuna karar veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin kararında HSYK’nın açığa alma kararına değinilmektedir. Bazı şüpheli beyanlarından da bahsedilmektedir.  Yukarıda da belirtildiği gibi, AYM’nin kararında ele alabileceği deliller bu delillerle sınırlıdır. Sonradan dosyaya giren deliller, Adalet Bakanlığının görüşünde yer alan ancak kararı veren hâkimin ilk karar aşamasında değerlendirmesinden geçmeyen deliler AYM tarafından kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde esasa alınamaz. Bu yönden değerlendirme yapmak için dosyanın tamamını görmek gereklidir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı olup olmadığı da tutukluluk açısından önemsiz değildir. Ancak burada bu hususu değerlendirmeyip, ilk aşamada delillerin takdirine yönelik değerlendirmenin (açıkça hukuka aykırı deliller dışında) sınırlı kalmasının işin doğası gereği olduğunu ve AİHM kararlarında da genel olarak kuvvetli suç şüphesi değerlendirmesinde hükümetin takdir yetkisinin geniş bırakıldığını belirtmekle yetineceğiz. Bu itibarla bu dosyanın daha olağanüstü hal ilan edilmeden ve hiçbir delilin hâkim önüne sunulmadığı aşamada tutuklanan kişiler açısından içtihat teşkil etmeyeceği, yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunun da bu aşamada tutuklanmış olması nedeniyle bu kararın yargı mensuplarının tutukluluğunda içtihat  oluşturma yönünden eksik kalabileceğini düşünmekteyiz.

Tutuklama Nedenlerinin Varlığı

 Anayasamızın 19/3 ve CMK ‘nın 100 ve 102. maddelerine göre tek başına kuvvetli suç şüphesi bulunması tutuklamayı haklı kılmaz, bunun yanı sıra anılan maddelerde sayılan kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi, tanık/mağdur veya başkalarına baskı yapma şüphesi gibi kanunda sınırlı sayıda bulunun tutuklama nedenlerinin de bulunması gereklidir.  Selçuk Özdemir Başvurusunda ilk tutuklama kararını veren Bursa Sulh Ceza Mahkemesi adaletin işleyişine müdahale ihtimalini tutuklama nedeni olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra delil karartma şüphesi bulunduğundan ve CMK 100. maddede sayılan tutuklama karinesinden bahsetmiştir. İtirazı inceleyen Mahkeme ise kaçma şüphesinden bahsetmiştir[2].
Bilindiği üzere Mahkemelerce ortaya konulan gerekçelerin somut dosya ile ilgili ve yeterli olması gereklidir. Soyut, ilgisiz ve hepsinden önemlisi kanundan kaynaklanmayan gerekçeler tutuklamayı haklı kılmaz (AİHM, Stögmüller, para 4 ve 15). Öncelikle adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin CMK da karşılığı delil karartma olabilir.  Mahkeme her iki gerekçeyi ayrı ayrı yazmıştır. Açıkça adaletin işleyişine müdahale şeklinde yazılmış bir gerekçe CMK’ da yoktur. CMK 100. maddesindeki tutuklama nedenleri sınırlı gerekçeler arasında bulunmayan bir gerekçe yorum yoluyla madde kapsamına dahil edilemez. Ayrıca bu başvuruda ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza Mahkemesinin adaletin işleyişine müdahale gerekçesinin başvurucunun hâkim olması nedeniyle uyguladığı düşünülmektedir (Mahkemenin gerekçesi soyut olduğundan tam olarak kastedilen anlaşılamamaktadır). Aynı Mahkeme başvuranın açığa alındığını da belirtmiştir. Açığa alınan bir hâkimin yargısal yetkileri kalmaması nedeniyle adaletin işleyişine nasıl müdahale edeceği izah edilemez.
Delil karartma şüphesi için başvuranın somut dosyasının ötesinde darbe teşebbüsüne ilişkin delillerden bahsedilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere delillerin dosya ile ilgili olması gerekir. Başvuran hakkında darbeye teşebbüs suçu iddiası bulunmadığından bu gerekçe başvuran açısından ilgisizdir. Ayrıca  AYM kararında başvuran hakkındaki iddianamede yer alan deliller gösterildiği halde buradaki delillerden hangisinin toplanmasının başvuranın tutuklanmasını gerektirdiği belli değildir. Digital deliller de zaten elde edildiğinden incelenme aşamasının uzaması başvuranın tutuklanmasına gerekçe olamaz. Tam aksine gecikme başvuranın makul sürede adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilecektir.
Kaçma şüphesi de kararda herhangi bir somut olguya dayanılmadan soyut olarak bahsedilmiştir. Başvuran Ağustos ayına kadar hâkim olarak görev yaptığını ve kaçma ihtimali bulunduğu halde açığa alındığını öğrenmesine rağmen kaçmadığını belirttiğine göre kaçma şüphesi gerekçesine dayanılabilmesi için başvurucunun bu iddiasının çürütülmesi gerekir. Ancak itiraz Mahkemesi soyut olarak bu gerekçeye dayanmış, başvuranın iddiasına karşı bir şey söylememiştir.
Anayasa Mahkemesi bu başvuruda AİHM’in tutukluluğa ilişkin yeni tarihli içtihatlarına hiç başvurmamıştır. Oysa ki AİHM Büyük Dairesinin  Buzadji/Moldova kararı ( Başvuru no:  2012/16483 15/12/2016) tutuklama konusunda önceki kararların gözen geçirilmesini gerektirecek bir karardır. Bu karara göre katalog suçlar diye bir kavram tutuklama gerekçesi olarak kabul edilemez. AİHM bu kararını verirken Avrupa Konseyi ülkelerinin tutuklama nedenlerine ilişkin yasal düzenlemelerini incelemiş ve katalog suç kavramına yer veren ülkeler arasında CMK’ daki düzenlemede değerlendirilmiştir. Yani artık katalog suç kavramına dayanılarak tutuklama nedenlerinin varmış gibi hareket edilmesi, geçiştirilmesi düşünülemez.
“Katalog suç” gerekçesine dayanılamayacağı gibi artık tutuklama nedenlerinin tutuklama anında ortaya konulması gereklidir. Önceden AİHM, özellikle atılı suç yönünden öngörülen cezanın ağır olduğu suçlarda, yerel mahkemelerin soyut tutuklama gerekçelerini yeterli görüyor, sonraki kararlarda somut delillerin ortaya konulması gerektiğini belirtiyordu.  Yukarıda bahsedilen Bujadzi kararında AİHM eski içtihatlarını değiştirdiğini belirterek tutuklama nedenlerinin ilk tutukluluk anından sonra ortaya konması gerektiğini belirtilmiştir (para 102). Bu karadan sonra AYM’nin tutuklama nedenlerinin varlığını değerlendirirken bu karardan hiç bahsetmemesi ilginçtir.

Olağanüstü Hal
Selçuk Özdemir başvurusunda AYM bu kararda esastan inceleme yaparak ihlal nedenleri bulunmadığından olağanüstü hal hükümlerinin[3] bu dosyada uygulanmasına gerek olmadığına karar vermiştir (para 84). Yani ihlal bulsaydı bile olağanüstü hal nedeniyle Anayasanın ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin maddelerden feragat edildiği için bu kez OHAL nedeniyle ihlale hükmetmeyebilecekti. Ancak burada AYM olağanüstü halde sadece olağanüstü hal gerekçelerinin gerektirdiği kadar ve zorunlu tedbirler arasında neden darbeye karıştığı iddiası bulunmayan hâkimin tutuklanmasının yer aldığını gerekçelendirilmesi gerekecekti.  
AİHM Zeynep Mercan kararında (Başvuru No. 56511/16, 08/11/2016, para 26) başvurucunun iç hukuk yolları bulunmadığı iddiasına karşı “Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.” Demek suretiyle başvuru yolunun bulunduğunu kabul etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarıyla ilk OHAL ilan edildiği tarihten önce tutuklananlar için Anayasa’nın 15. Maddesi ve AİHS’in 15. Maddesine göre özgürlük ve güvenlik hakkından feragat edilmesi (derogasyon) mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri kararında da (para 159) belirtilmiştir.

Sonuç
Selçuk Özdemir başvurusu tutuklu eski hakim savcılar için örnek teşkil edebilecek gibi görünse de aslında şikâyet konusunun sınırlı olmasından ve tutuklanma tarihinin OHAL ilanından sonra olması nedeniyle içtihat oluşturabilecek bir karar niteliğinde olmadığını düşünüyorum. Başvurunun konusu sadece tutuklamanın haksız olup olmadığı ile sınırlı olduğundan uzun tutukluluk,  tutukluluğa itiraz incelemesinin usulü, dosyaya erişim hakkının kısıtlanması, itiraz sürecinde cezaevinde avukatla görüşme yasağı bulunup bulunmadığı gibi bu dönemde şikâyet konusu olabilecek pek çok husus incelenmemiştir. Haksız tutuklamaya ilişkin şikâyet konusu ise çok dar kapsamlı incelenmiştir. İddiaların dayanaktan yoksun olması nedeniyle red kararı verilmiş ise de AYM başvuruda ihlal bulsa  dahi son tahlilde incelemeyi OHAL kapsamında yapabileceğini belirterek Aydın Yavuz başvurusundaki ilkelerin uygulanabileceğine işaret etmiştir. İncelemeye konu başvurunun daha eski tarihli başvurulara göre öncelik verilip incelendiği anlaşılmakta ise de başvuru konusunun sınırlı olması, başvurucunun hâkim olmasının, bir hâkimin tutuklanmasının yaratacağı etki ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki etkisinin hiç dikkate alınmamış olması nedeniyle, kararın AYM’nin içtihat oluşturabilecek nitelikte bir kararı olmadığını düşünmekteyiz.
Bu kararda dikkat çeken diğer bir husus da AYM’nin kararları incelerken sadece başvurucunun şikâyetinde belirttiği hususları inceleyebileceğinin bir kez daha anlaşılmasıdır. Başvuru yapılırken ihlal edilen Anayasa hükümleri veya AİHS maddeleri tek tek belirtilmemiş olabilir, ama başvurucunun tüm şikâyet konularını başvurusunda belirtmesi (anlatması) gerekir. Şikâyete konu olabilecek, sonradan ortaya çıkan hususların da ek başvuru olarak mutlaka iletilmesi gerekir. Bu başvuruda başvurunun tutukluluğu bir yıla yaklaşmasına rağmen uzun tutukluluk veya itiraz incelemesinin Anayasa’ya uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir değerlendirme görmememizin sebebi başvurucunun bu hususları şikâyetinde belirtmemiş olmasıdır. Bu nedenle kararın kısıtlı kalmasının bir sebebi de başvurucunun yansıttığı şikâyetin sınırlı olmasındandır.











[1] Bu husus AİHM’in aynı başvuranlar hakkında AYM kararı sonrasında verdiği kabul edilemezlik kararında belirtilmiştir. Bu nedenle ayrıntılı bilgi için bkz: AİHM, Hebat Aslan ve Firas Aslan, Başvuru no: 15048/09, 28/10/2014, para 23.
[2] Bu yazıdaki olaylara ilişkin bilgilerin kaynağı başvuran hakkındaki incelemeye konu AYM kararıdır.
[3] OHAL ilan süreci ve bu dönemde uygulanmak üzer yapılan düzenlemeler için bkz: AYM, Aydın Yavuz ve Diğerleri, Başvuru no:2016/22169, 20/06/2017, para 51-66.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder