Lustration ( Arındırma) Değil Purge (Tasfiye): AİHM İçtihadı Işığında Türkiye’de OHAL Sonrası Tasfiyeler
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’de uygulanan toplu ihraç ve meslek yasakları sıklıkla lustration (siyasal arındırma ) veya vetting (ileriye dönük liyakat denetimi) kavramlarıyla açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşik içtihadı dikkate alındığında, Türkiye’deki uygulamaların bu kavramlarla dahi örtüşmediği; hukuki anlamda bir “purge” (tasfiye) niteliği taşıdığı görülmektedir.
Lustration (arındırma) dosyalarına AİHM'in bakışı
AİHM, Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde komünist rejim sonrası uygulanan lustration süreçlerini incelerken, bu mekanizmaların dahi sıkı güvencelere tabi olması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme, lustration tedbirlerini yalnızca idari işlem olarak görmemekte; yaptırımların ağırlığı, süresi ve sonuçları nedeniyle çoğu zaman AİHS m.6 (adil yargılanma hakkı) kapsamında değerlendirmektedir.
Bu bağlamda Mahkeme;
delillere erişim,
silahların eşitliği,
bağımsız ve tarafsız yargı,
etkili itiraz ve temyiz yolları
gibi güvenceleri vazgeçilmez saymaktadır. Matyjek v. Poland kararında, gizlilik gerekçesiyle delillere erişimin engellenmesi, başvurucuyu ciddi bir dezavantaja soktuğu için m.6 ihlali olarak değerlendirilmiştir¹.
Lustration, Vetting ve Engel Kriterleri: AİHS m.6 ve Baka v. Hungary Işığında
AİHM içtihadında lustration ve vetting mekanizmaları, her ne kadar iç hukukta çoğu zaman idari tedbir olarak nitelendirilse de, Mahkeme bu tür müdahaleleri şekli sınıflandırmadan bağımsız olarak incelemektedir. Belirleyici olan, tedbirin niteliği, ağırlığı ve sonuçlarıdır. Bu yaklaşım, özellikle AİHS m.6’nın cezaya ilişkin güvencelerinin uygulanabilirliği bakımından önem taşır.
AİHS m.6’nın cezai boyutunun uygulanabilirliği
AİHM, Engel v. the Netherlands kararında bir yaptırımın “cezai” sayılıp sayılmayacağını belirlemek için üç kriter ortaya koymuştur¹:
-
İhlalin iç hukukta sınıflandırılması,
-
Fiilin niteliği,
-
Uygulanan yaptırımın ağırlığı ve amacı.
Mahkeme, bu kriterleri alternatifli ve bütüncül biçimde uygular. Lustration davalarında iç hukukta idari işlem olarak tanımlama belirleyici olmamış; meslekten çıkarma, uzun süreli ya da süresiz yasaklar ve damgalayıcı etkiler, m.6’nın cezai güvencelerinin uygulanmasına yol açmıştır (Matyjek v. Poland; Ivanovski v. FYR Macedonia)².
Bu çerçevede, delillere erişim, silahların eşitliği, bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma ve etkili temyiz hakkı olmazsa olmaz kabul edilmektedir.
Baka v. Macaristan kararı ve “örtülü yaptırım” meselesi
Baka v. Macaristan kararı, (3) lustration ve purge tartışmaları açısından kritik bir dönüm noktasıdır. AİHM, Macaristan Yüksek Mahkemesi Başkanı olan başvurucunun görev süresinin anayasal değişiklikle sona erdirilmesini, şeklen bir yeniden yapılanma olarak sunulmasına rağmen, fiilen cezalandırıcı ve hedefe yönelik bir müdahale olarak değerlendirmiştir.
Mahkeme, burada iki önemli ilke ortaya koymuştur:
-
Tedbirin biçimi değil etkisi belirleyicidir.
-
Kamu görevinden uzaklaştırma, eğer kişisel davranışlara tepki olarak ve bireysel güvenceler olmaksızın uygulanıyorsa, bu durum m.6 ve m.8 kapsamında ciddi sorunlar doğurur.
Bu yaklaşım, Türkiye’deki KHK ihraçlarının “idari tasarruf” olarak sunulmasının, AİHS denetiminden kaçınmaya yetmeyeceğini açıkça göstermektedir.
Özel hayata müdahale ve orantılılık
AİHM, lustration kapsamında görevden alma ve meslek yasaklarını özel hayata müdahale olarak kabul etmekte ve AİHS m.8 çerçevesinde incelemektedir. Ivanovski v. FYR Macedonia (4) kararında, Anayasa Mahkemesi başkanının görevden alınması ve 5 yıllık kamu/akademi yasağı dahi, kişisel ve zamansal kapsamı yeterince dar olmadığı için orantısız bulunmuştur.
Mahkeme’nin yerleşik testine göre müdahalenin:
-
Kanunla öngörülmüş olması,
-
Meşru bir amaç gütmesi,
-
Demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olması gerekir.
Türkiye örneğinde ise ihraçlar, kanun değil OHAL KHK’leri ile yapılmış; meslek ayrımı gözetilmeksizin, süresiz ve bireysel değerlendirmeden yoksun yasaklar getirilmiştir. Bu yönüyle, Doğu Bloku ülkelerindeki lustration uygulamalarından dahi daha ağırdır.
Ayrımcılık boyutu
Mahkeme, bazı lustration davalarında AİHS m.14 (ayrımcılık yasağı) ihlalini de tespit etmiştir. Sidabras and Džiautas v. Lithuania kararında (5), eski KGB mensuplarının hem kamu hem fiilen özel sektörden dışlanması, siyasi görüşe dayalı ayrımcılık olarak değerlendirilmiştir³. Türkiye’de KHK’ler özel sektörü doğrudan düzenlemese de, ihraç edilen kişilerin “damgalanması” fiili bir istihdam yasağı doğurmakta ve benzer bir ayrımcılık riskini ortaya çıkarmaktadır.
Lustration (arındırma) değil, purge 'tasfiye'
Sonuç olarak, AİHM’in lustration içtihadı dahi bireysel sorumluluk, zamansal sınırlılık ve yargısal denetim şartlarını ararken; Türkiye’de on binlerce kişi hiçbir usuli güvence tanınmadan, gelecekte çalışma hakları da ortadan kaldırılarak kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu ölçekte, bu ağırlıkta ve bu denli güvencesiz bir uygulamaya, Doğu Bloku’nun en sert lustration örneklerinde bile rastlanmamaktadır.
Bu nedenle Türkiye’deki sürecin hukuki adı lustration ya da vetting değil, kolektif ve cezalandırıcı bir purge yani tasfiyedir. Olağanüstü hâl, hukukun askıya alınması için değil; tam tersine, hukuki güvencelerin daha titizlikle korunması için vardır.
Dipnotlar
Engel and Others v. the Netherlands, nos. 5100/71 et al., 8 June 1976
Matyjek v. Poland, no. 38184/03, 24 April 2007
-
Baka v. Hungary [GC], no. 20261/12, 23 June 2016
-
Ivanovski v. THE FORMER YUGOSLAV REPUBLIC OF Macedonia, no. 29908/11, 21 January 2016
-
Sidabras and Džiautas v. Lithuania, nos. 55480/00 and 59330/00, 27 July 2004
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder